24 Haziran 2009 Çarşamba

Zıplar mıyım, zıplayamaz mıyım?

"Bir şeyin imkansız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkansız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar."

(Dr. David J. Schwartz)



Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler.

Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır.

Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler.

Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama Vururlar.

Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler.

Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.

Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır.

Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar!

Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkanları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.

Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı `hayat dersi`ne sadık halde yaşarlar.

Pirelerin isterlerse kaçma imkanları vardır ama kaçamazlar.

Çünkü engel artık zihinlerindedir.

Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm'den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir.

Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir.

Bu pirelerin yaşadıklarına "cam tavan sendromu" (Öğrenilmiş Çaresizlik) denir.

Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun kendine yarattigi cam tavanı kadardır.

İnsan inandığına denktir. Yapabileceğini düşündügü kadardır!


Yani dostlar, ben, bu aralar, 31cm zıplayabilir miyim, onu öğreniyorum...

22 Haziran 2009 Pazartesi

Yatmak istemiyorum?!

Bizim küçük adam gün geçtikçe ilginç huylar ediniyor.

Biliyorsunuz Tibet'in kendi yatağında uyumakla ilgili ciddi sorunu var. Nedense bir türlü barışamadı yatağıyla, bu yüzden gecenin büyük bir kısmını bizimle uyuyarak geçiriyor, hatta çoğu zaman, ben de onunla uyuyakaldığım için, tüm gece bizimle oluyor.

bu fotoğrafta 1 yaşında. nasıl yattığını anlatan güzel bir örnek :)

Sanıyorum Perşembe gününden beri, yatak odasına kendisini sokamamaya başladık. Aslında öncesinde başlamıştı bu durum ama ikna ediyorduk bir şekilde. O günden beri maalesef hiç bir şekilde sokamıyoruz odaya!

- Anne gokhti, gokhti! (korktum, korkuyorum)
diyorda başka birşey demiyor adam.

Kendisini salonda uyutup -mecburen- yatağa alıyorum odaya, olaki uyanıp odada olduğunu farketsin, başlıyor feryat figan "gokhti" diyerek ağlamaya.

Yani dostlar, cuma gecesinden beri, salondaki ikili koltukta Tibet düşmesin diye korkulukluk yapıyorum! Tibet için uygun bir yatak olsa da benim için pek uygun değil takdir edersiniz. Şu korku yüzünden ve deli dolu yatmasından mütevellit düşer endişesiyle bırakamıyorum da, zaten her uyanışı bir endişeli, acaba odada mıyım, yanımda biri var mı diye...


Tibet'in 1.yaşgününden
ikili koltuğumuz. arkadaki yastıkları kaldırınca iki kişiyi alacak genişliğe ulaşıyor... da... beni orada düşünün artık :P

Kendisini başka bir yatağa alıştırmak için çok uygun bir zaman ama bir de taşınma ihtimalimiz mevzu bahis, alsak bir türlü, almasak bir türlü, iki ucu b...klu değnek yani!!!

Bunun dışında çok güzel başka bir gelişme var ki, sevgilimle benim ağzımız kulaklarımızdaydı tüm hafta sonu, küçük bey bizi artık "Anneçi, Babaçi" diye çağırıyor!

Efendim anlamı "Annecim, Babacım"

Kardeşimin tatile gitmesi vesilesiyle bu hafta ananesi ve dedesiyle kalacak. Belki şu oda korkusunu da unutur (mu)?!....................

18 Haziran 2009 Perşembe

Karadeniz Uşağu :)

Geçen sene kuzenimin düğününden.
Tibet 13 aylık falan sanırım, yürümeye başlayalı çok olmamış yani.
O zaman bir bloğum bile yoktu :)
Zaman ne çabuk geçiyor?!

Temmuz 19'a ne kaldı şurda?!

video

Nüfus cüzdanında kayıtlı olduğu yer neresi olursa olsun,
annesinin Karadenizli kanını da taşıyor pamuğum :)

videodaki kızkardeşim, arka planda sesi duyulan görünmez de ben oluyorum :)

16 Haziran 2009 Salı

Vejeteryan

Güneşin altında "Altın" gibi parıldamak, ağaçların tepelerine saniyeler içinde çıkıp, dünyanın güzelliklerini seyretmek, bir yerden bir yere saniyeler içinde ulaşmak, insanların düşüncelerini okumak istiyorum.

Söz vejeteryan olacağım.

15 Haziran 2009 Pazartesi

2 yaş sendromu mu? O da ne!

Tibet'in son zamanlardaki halini sadece 2 yaş sendromuna mı bağlamak lazım bilemiyorum?

Son 1 - 1,5 haftadır Tibet istediğini yapmadığında ya da izin vermediğinde canavara dönüşmeye başladı. Hani şu yolda görürsünüz ve "aaayyy, Allah sabır versin, Allah düşmanıma böyle çocuk vermesin" diye veryansın ettiğiniz tiplerden!



Diyelim ki, dışarı çıkmak istedi ve siz o an onu dışarı çıkartabilecek konumda değilsiniz. "Şimdi olmaz oğlum, işim bitsin ondan sonra" diyorsunuz. Siz der demez, kendini yere atan, oradan oraya savuran ve hatta çevresinde eline uygun fırlatılabilecek şeyler varsa alıp, fırlatan bir tip düşünün. Ve hatta bu imgelemeyi bazen de size vuran bir tiple noktalandırın.

Geçen gün Deniz'in yazdığı Yansımalar yazısı aklıma geldi. Şimdi ben ne yaptım da çocuğumun bu davranışı edinmesine sebep oldum diye.

Bir önceki işyerime kadar herkesin benim tanımlamak için söylediği iki kelime vardı: "Sakin ve sabırlı". Bu özelliklerimi bir önceki işyerimde kaybettiğimi kabul etmekle birlikte, bu derece sabırsız ve sinirli olduğumu kabul edesim gelmiyor.
Cidden bu hale mi geldim ben?

Tibet'e annem bakıyor biliyorsunuz.
Ona bakıyorum, hayatımda annem dışında bu kadar sakin, sabırlı birini tanımadım. O zaten olamaz...
Eşim diyeceğim; onun Tibet'le oynarken sıkıştırması dışında etkileyecek bir durum da göremiyorum... Bilemiyorum...?!

Çocuk eğitimi almış, çocuk bakıcısı bir arkadaşım var ona sordum.

2 yaş, çocukların karakter edinmeye çalıştığı (edindiği değil henüz) zamanmış. Yeni yeni huylar geliştirir, tepkileri ölçerlermiş. Bu birincisi.
İkincisi ailesi çalışan bu dönem çocuklarında çok görülüyormuş. Yani çocuk bir nevi ailenin yokluğunun acısını bu şekilde onlardan çıkartıyormuş.

"Ne yapmak lazım" diye sordum. Ortak bir dil belirlemek lazımmış. Mesela çocuk sinirlenip size vurduysa, sadece vuran kişinin uyarması yetmiyor, diğerlerinin de gülmemesi, bu uyarıya destek olması gerekiyormuş. Uyarıyı da söylenmek şeklinde değil, "bak bu yaptığın hiç doğru değil, başkası sana yapsa sende hoşlanmazsın" gibi bir ifadeyle yapmak gerekiyormuş.

Eğer kendini atıyor, oradan buraya savuruyor, eline geçeni atıyorsa, çocuğu uyarmanın hiç bir faydası yokmuş. "Sakinleşene kadar kendi haline bırakmak en iyisi" dedi arkadaşım. "Zamanla bu davranışından vazgeçecektir" dedi.

Eğer tüm bunlara rağmen çocuk bu davranışlarından vazgeçmiyorsa, o zaman bir uzmana danışmak gerekirmiş.

Bu dönemi layıkıyla atlatacağımızı umuyorum, inanıyorum.
En azından bunun için elimden geleni yapacağım...
Biliyorum...

12 Haziran 2009 Cuma

Baba Diyalogları

Tibet'in Baba demesi baya bir zaman aldı hatırlarsanız, önce Aba-Baba karışık söyledi, sonra Aba'da karar kıldı. Sonunda Baba demeye başladı.
Yanlız "Baba" sürekli şekil değiştirmeye başladı şimdilerde...

Bir süre Baba dedikten sonra, bir baktık ki "Babi" demeye başlamış. Nereden kaptı, nasıl türetti bilmiyoruz. Babasının çok hoşuna gitti bu "Babi". Destekledi kendisini "Babi" deme konusunda.


Ama Tibet ne yaptı, tabi ki yine şeklini değiştirdi.
Şimdi "Baban" diye çağırıyor :D

Onu nasıl türettiğine dair bir fikrim var bu sefer.

Büyük ihtimalle, bizim "Baban geldi, baban gitti, baban götürsün, babanla git, babana sor, vs" söylemlerimizden çıkardı ve "Baban" demeye başladı.

Bakalım daha neler türetecek! :))))

11 Haziran 2009 Perşembe

Yaşgünü Kartları

Serrose'nin başlattığı bir uygulama vardı. Yaşgünlerinde üye olanlar birbirlerine kart atacaktı. Çok hoşuma gitti bu düşünce ve ben de üye oldum.

Malum bu ayın ilk günü benim yaşgünümdü, doğal olarak benim de kartlarım gelecekti. Özellikle bekledim ama bu kadar beklemek yeter değil mi artık :)

İşte sevgili MoonSun'un yaşgünü kartı. Yazısının güzelliğine dikkat çekmek isterim.


Kendisine sonsuz teşekkür ediyorum, unutmadığı ve zaman ayırıp kartı gönderdiği için :)

Bu da Nazpek'ten. Ordu'dan güzel bir kareyle birlikte Mabel'in sakızını göndermiş. Görünce gözlerim yuvalarından fırladı, çocukluğuma dönüverdim bir anda, çok sevindim.


Ona da sonsuz teşekkürlerimle, unutmayıp ve vakit ayırdığı ve sakızla kartı renklendirdiği için.

Harikasınız, iyi ki açmışım bu bloğu :)

10 Haziran 2009 Çarşamba

Emme basma tulumba

Fotoğrafları karıştırırken bilgisayarda, bu videosuyla tekrar karşılaştım Tibet'in.

İlk seyrettiğimde de çok komik bulmuştum, şimdi de komik geldi.

Emme basma tulumba misali, şapkasını çekince kusması, bundan kuzenim Bahar'ın korkup videoyu kapatması tam filmlik olmuş :D

video

8 Haziran 2009 Pazartesi

ELA

Bu yazıyı Bellek Kutusu yapsaydı ELA kesin listelerde en az 2-3 basamak tırmanırdı (bu arada daha listelere giremeyecek kadar yeni) ama blog dünyasında benim elime düştüler ne yazık ki. Teselli, kendilerini destekleyen televizyoncu ve gazeteci arkadaşları var neyseki. Bir de blogcu olsun ama di mi? :)


ELA henüz yeni piyasaya çıkmış, çiçeği burnunda bir grup. Kendileri Rock tarzı müzik yapmakta. Grubun kardeşlerinden İlkay eşimin de kankası olmakta...

Metallica sevenlerdenseniz kesin ELA'yı da seveceksiniz. Kendilerini Türkiye'nin Metallica'sı olmaya aday görüyorum. Sürekli onları dinliyorum bu aralar. Çok başarılı sözler ve çok başarılı müzik...

Rock sevenlerdenseniz, destekleyin anacım :)

Buyrun size bir örnek, umarım sizler de beğenirsiniz.

5 Haziran 2009 Cuma

battaniye

Benim küçük adam battaniyesine çok düşkün.
Onsuz yatması namümkün!

Bazı zamanlarda kurtarıcı görevi görüyor bizim için. Çok huysuzlaşmışsa ya da uykusu var ama uyuyabileceği bir yerde değilse, veriyoruz battaniyesini ve emziğini sakinleşiyor :)

Geçtiğimiz cumartesi Özle'yi ve oğlu Ali Ömer'i ziyarete gittik, kahvaltıya...

Erken gidip, uzunca vakit geçirince, Tibet'in öğlen uyku saati de geçmiş oldu.
Ortalık çocuk dolu olduğu için huysuzluk yapmadı ama uyku moduna geçmeyi uygun gördü kendisi.

Aldı battaniyesi ve emziğini, battaniyesini kafasına geçirdi ve yamacımda uyku modunda uzunca bir süre oturdu.

Allah razı olsun şu battaniyeden... de... yazın o battaniyeyle pişecek ona üzülüyorum :(

Fotoğrafta görünsün diye yüzünü ben açtım, tümüyle kapalıydı aslında :)

3 Haziran 2009 Çarşamba

Hediyeler

Yaşgünlerinin en güzel tarafı hediyeler :P

Şaka bir yana, bu yaşgünümde hediyeler adına ilginçlikler yaşamaktayım.

Biri bu

Dudağıma öyle kocaman bir gülümseme kondurdu,
o kadar mutlu oldum ki anlatamam...

Akşamına da sevgilim yemeğe çıkardı beni.
Tabi yemeğe Tibet damgasını vurdu.
Ne alırsınız diye soran garsona "Mama" diyerek, garson da dahil hepimizi yerlere düşürdü gülmekten :)

Bir diğeri de bu.


Sevgili arkadaşım Nuriye ile sadece işyerinde değil mahallede de yan yana oturmaktayız. Doğal olarak akşamları beraber eve gidiyoruz. Kendisi bu durumun tüm avantajlarını kullanarak, yolda bütün beğendiğim bilumum herşeyi öğrenerek, hediye organizasyonunu üstlenmiş. Canım iş arkadaşlarım bu güzelim ayakkabı ile fotoğrafını çekmeyi unuttuğum çok güzel bir üstü almışlar bana, güzel de bir kart hazırlamışlar. Seviyorum ben bu kızları canıımmm :)

Canım Aylinim geçen ay Bilgen'e hediye baktığımız sırada beğenmiş olduğum şu üstü almış (ne kadar ince bir hatunum değil mi? :P )


Doğum günü kartlarım var bir de. Onlar için biraz daha bekleyeceğim :)

Benim de kendime iki ufak hediyem oldu :)


Alacakaranlık filminin DVD'si çıkmış!
Görür görmez aldım, okşadım onu yumuşak yumuşak :)
Bir de "üç adet 10TL abla" diyen bir satıcıdan bu gördüğünüz yüzükleri aldım...

Kendim, kendimi es geçecek değildim ya! :P

ve hatta bir de şu şarkıyı hediye edeyim kendime tam olsun :)
(Bu şarkıyı Özle sayesinde öğrenmiş, Alper'in yaptığı çeviriyle şarkıya aşık olmuştum. Özellikle bugünlerde tam benlik bir şarkı!)

1 Haziran 2009 Pazartesi

37

Bu sabah kalkar kalkmaz evrene kendimi sevdiğimi ilan ettim.
Sonra hayatımda var olan ve var olacak güzel şeyler için şükrettim.

Elimi yüzümü yıkayıp, kapalı havaya rağmen beyaz pantolon giydim.
Üzerine bereketin rengi mor bir t-shirt geçirdim.

Makyaj yaptım özenle, kırmızı ruj bile sürdüm.
Bir sürü kolye taktım boynuma.

En sevdiğim yüzüklerimi taktım, biri mor.
Kocaman küpe taktım, kulağımdan yüzüme taşan.

Uyuyan oğluma, kocama içimden akşama görüşürüz deyip,
uzaktan öpücük gönderdim.

Anneme sarıldım çıkmadan...
Yüzüme kocaman bir gülücük kondurdum...
Kalbime binlerce umut doldurdum...

Bankanın önünden geçtim hiç bakmadan.
Şaşırdı...
Bir gün, yok yok, hatta iki gün daha beklesin beni...
Endişelensin...

Mutluyum...
Bugün yapacaklarımın hiç birini unutmadım üstelik...

Çiçekte alacaktım masama ama çiçekçiler gelmemiş hala.
Öğlene artık...



Hayat güzel...

Yaş 37'de olsa, 40'da, 60'da...

Bugün girerken yeni yaşıma,
yaşam sevincinin hep içimde kalmasını,
aldığım kararları sevgiyle ve kolaylıkla uygulayıp,
arkasında durmasını, sevdiklerimin hep çevremde olmasını,
bolluğun ve bereketin dünyamı sarmasını diliyorum...

Mutlu yıllar bana :D