6 Ekim 2009 Salı
5 Ekim 2009 Pazartesi
Tatil incileri
Tatilimizi hasta olarak tamamlasakta, nihayetinde tatil işte :) işten bir hafta bile olsa uzak olmak, ruhen iyi geliyor insana :P
Bu tatil Tibet’in yanında olmak, onun gelişimini görmek anlamında benim için iyi oldu. Oğlumun ne kadar çenebaz, ne kadar oyunbaz, ne kadar asi, ne kadar sevgi dolu ve ne kadar hazırcevap olduğunu görmüş oldum.
Biraz biliyorsunuz, aslında Adapazarı’na gitmekti niyetimiz.
Tibet bayram ertesi annemdeydi. Ben Cumartesi anneme geçtim, Pazar günü de Ada’ya geçecektik. Büyük teyzem ve eniştem Tibet’i çok özlemişlerdi. Tibet onları oyun arkadaşı kabul ettiğinden, sayelerinde dinlenmem de mümkün olacaktı :) Cumartesi akşamı eniştemin eniştesinin vefat haberi gelince, gidişimizi Çarşamba’ya erteledik. Üstüne de hastalıklar eklenince gidemedik. Tatilimizi annemde geçirdik :)
Tatil boyunca kendisiyle bol bol kavga ettik. Birbirimize bol bol sevgi gösterdik. Babamızı çok özleyip, sayıkladık ve bir sürü inci saçtık.
İncilerimizden önce sözlüğümüze yeni eklenenler :)
Süpürek : Süpürge (artık süpüge diyor)
Pistik : Fıstık
İkayı : Yukarı
İkala : Yakala
İkanayim : Yıkanayım
Ayabakı : Ayakkabı
Bakça : Başka

İncilerimizden örnekler de şöyle :)
*****
- Güneeeyyyy, kizzss! Işıyı aç!
Bahsi geçen Güner benim teyzem olmakta...
*****
- Yeebi! Bibet’in ayabayı götüüdün!?
Aşağıda arabanın olmadığını farkediyor. Ananesinden dedesinin (ismi Vehbi) arabayla işe gittiğini öğreniyor. Arattırıp, kendisinden niye götürdüğüne dair hesap soruyor...
Babamın arabasını fena sahiplenmiş durumda!!!
*****
- Anneee! Anneeeee!!!!
Anne elindekiyle oğlunu duyduğunun farkına varamayacak kadar meşgul o anda o yüzden cevap vermiyor.
- Şibeeeelll, Şibel!!!!!!!
İç ses : Sibel dedi di mi???!!!
*****
Elinde telefon annesine geliyor :
- Anne, Şuşopa’yı ayasana
- Arayayım bebeğim, ne diyeceksin babana?
- Anne, aya, koşunayım!
- İyi bakalım, arayayım da ne konuşacaksın ben de duyayım :D
Şuşopa : Mustafa
*****
Geceleri annemde beraber yattık doğal olarak. Hasta olduğunun ilk gecesiydi sanırım. Bana doğru arkasını döndü, iyice bana sokuldu ve lafı patlattı :
- Şibel, sayıl!
İç ses : Ben sana sarılmayayım da kimi sarıp, sarmalayayım! :D
*****
Bir akşam ananesinin bazı işleri için dışarı çıktık üçümüz. Tibet arabada ananesiyle beklerken ben işleri hallettim. O arada da küçük bey direksiyona geçiyordu ben gelene kadar. Neyse, geldim arabaya. Beyfendi hemen arkaya geçmek istemedi, ben de elimdekileri toparlamaya çalıştığım için önemsemedim.
- Anne
- Efendim
- Ayabayı çatıştıt!
- Niyeymiş o?
- Ben kuyyanayım!
İç ses : Şaka di mi?
Bu tatil Tibet’in yanında olmak, onun gelişimini görmek anlamında benim için iyi oldu. Oğlumun ne kadar çenebaz, ne kadar oyunbaz, ne kadar asi, ne kadar sevgi dolu ve ne kadar hazırcevap olduğunu görmüş oldum.
Biraz biliyorsunuz, aslında Adapazarı’na gitmekti niyetimiz.
Tibet bayram ertesi annemdeydi. Ben Cumartesi anneme geçtim, Pazar günü de Ada’ya geçecektik. Büyük teyzem ve eniştem Tibet’i çok özlemişlerdi. Tibet onları oyun arkadaşı kabul ettiğinden, sayelerinde dinlenmem de mümkün olacaktı :) Cumartesi akşamı eniştemin eniştesinin vefat haberi gelince, gidişimizi Çarşamba’ya erteledik. Üstüne de hastalıklar eklenince gidemedik. Tatilimizi annemde geçirdik :)
Tatil boyunca kendisiyle bol bol kavga ettik. Birbirimize bol bol sevgi gösterdik. Babamızı çok özleyip, sayıkladık ve bir sürü inci saçtık.
İncilerimizden önce sözlüğümüze yeni eklenenler :)
Süpürek : Süpürge (artık süpüge diyor)
Pistik : Fıstık
İkayı : Yukarı
İkala : Yakala
İkanayim : Yıkanayım
Ayabakı : Ayakkabı
Bakça : Başka

İncilerimizden örnekler de şöyle :)
*****
- Güneeeyyyy, kizzss! Işıyı aç!
Bahsi geçen Güner benim teyzem olmakta...
*****
- Yeebi! Bibet’in ayabayı götüüdün!?
Aşağıda arabanın olmadığını farkediyor. Ananesinden dedesinin (ismi Vehbi) arabayla işe gittiğini öğreniyor. Arattırıp, kendisinden niye götürdüğüne dair hesap soruyor...
Babamın arabasını fena sahiplenmiş durumda!!!
*****
- Anneee! Anneeeee!!!!
Anne elindekiyle oğlunu duyduğunun farkına varamayacak kadar meşgul o anda o yüzden cevap vermiyor.
- Şibeeeelll, Şibel!!!!!!!
İç ses : Sibel dedi di mi???!!!
*****
Elinde telefon annesine geliyor :
- Anne, Şuşopa’yı ayasana
- Arayayım bebeğim, ne diyeceksin babana?
- Anne, aya, koşunayım!
- İyi bakalım, arayayım da ne konuşacaksın ben de duyayım :D
Şuşopa : Mustafa
*****
Geceleri annemde beraber yattık doğal olarak. Hasta olduğunun ilk gecesiydi sanırım. Bana doğru arkasını döndü, iyice bana sokuldu ve lafı patlattı :
- Şibel, sayıl!
İç ses : Ben sana sarılmayayım da kimi sarıp, sarmalayayım! :D
*****
Bir akşam ananesinin bazı işleri için dışarı çıktık üçümüz. Tibet arabada ananesiyle beklerken ben işleri hallettim. O arada da küçük bey direksiyona geçiyordu ben gelene kadar. Neyse, geldim arabaya. Beyfendi hemen arkaya geçmek istemedi, ben de elimdekileri toparlamaya çalıştığım için önemsemedim.
- Anne
- Efendim
- Ayabayı çatıştıt!
- Niyeymiş o?
- Ben kuyyanayım!
İç ses : Şaka di mi?
1 Ekim 2009 Perşembe
Çok hastayız :(
Bu hafta tatildeyiz...
Pazar günü benim büyük teyzem, Tibet'in koca annesine Sakarya'ya gidecektik. Sonra bazı aksilikler oldu, gidişi Çarşamba'ya erteledik. Pazartesi gecesi Tibet'in rahat nefes alamadığını farkettim. Salı günü oğlum, salya sümük vaziyette ve her zaman olduğu halinden daha durgun, hastalandı. Ertesi günü ayaklandı. Sadece burnu akıyor o kadar... O kadar dolu enerjisi varki, hastalık bile dur diyemiyor ona...Eh, annesi olarak oğlumu yalnız bırakacak değildim elbette, ertesi günü ben de hastalandim. Hemde öyle böyle değil, kafamı dahi kaldıramaz halde, tir tir titrer vaziyette... Bugün biraz ayaklandim... Sakarya'ya gidişi tümüyle erteledik anlayacağınız...
Ne diyordum...
Biz tatildeyiz... :(
Pazar günü benim büyük teyzem, Tibet'in koca annesine Sakarya'ya gidecektik. Sonra bazı aksilikler oldu, gidişi Çarşamba'ya erteledik. Pazartesi gecesi Tibet'in rahat nefes alamadığını farkettim. Salı günü oğlum, salya sümük vaziyette ve her zaman olduğu halinden daha durgun, hastalandı. Ertesi günü ayaklandı. Sadece burnu akıyor o kadar... O kadar dolu enerjisi varki, hastalık bile dur diyemiyor ona...Eh, annesi olarak oğlumu yalnız bırakacak değildim elbette, ertesi günü ben de hastalandim. Hemde öyle böyle değil, kafamı dahi kaldıramaz halde, tir tir titrer vaziyette... Bugün biraz ayaklandim... Sakarya'ya gidişi tümüyle erteledik anlayacağınız...
Ne diyordum...
Biz tatildeyiz... :(
25 Eylül 2009 Cuma
Alışkanlıklar

Tibet’in hayatında artık yapmaktan zevk aldığı bazı alışkanlıklar oluştu.
Bunları şu başlıklar altında toplayabiliriz :
Gö’kem aç!
Geçenlerde Görkem bir postunda sinirli olduğundan bahsetmişti. O gün evde Tibet’le oynarken, aklıma Görkem’e sinirini biraz unutturacağını düşündüğüm bir sürpriz yapmak geçti ve Tibet’le Görkem için küçük bir video çektik. Bu çekimden sonra Tibet aklına geldikçe “Anne Gö’kem aç!” diyor. Bendeniz makinada birşey tutmayı sevmediğimden her defasında yeniden çekiyoruz ve tekrar tekrar seyrediyoruz.
Anlayacağınız Tibet’in yaptıklarını anlattığı bir “Gö’kem günlüğü” var artık ☺
Bess’te
Arkadaşım Beste İtalya tatilinden Tibet’e bir araba getirdi. Yeşil üstü açık güzel bir araba. Şarkı söylüyor ve bir yandan hareket ediyor, kapıları açılıyor falan. Tibet bu arabayı çok sevdi. Bir süre sonra işten eve geldiğim her akşam beni “Anne, Bess’te neede?” diye sorarak karşılamaya başladı. Bir süre sonra babasına “Baba Bess’te alalim” demeye başladı. Buradan aslında “Bess’te”nin arabaya takılmış bir isim olduğunu anlamış olduk.
Bu araba çok sevildiği için tabiki çabuk kırıldı. Bizimki de sık sık “Bess’te” sayıklamaya başladı. Bayram haftası tesadüfen aynı arabayı gördük bir satıcıda. Çok sevindi görünce. Arabayı kim aldı diye sorunca da “Bess’te aadi!” diye cevap verdi.
Yani arabanın adı da, alan da “Bess’te” ☺
Babık
Arkadaşım Nuriye’nin Tibet’e yaşgününde aldığı kova takımı var. Bu takımın bir de taşıyıcısı var. Bir akşam bu taşıyıcıyı aldı, “satiioom” diye ortada dolanmaya başladı!? “Ne satıyorsun” diye sorduk. Bir an düşündü sonra “Babık” (balık) diye cevap verdi. “Kilosu kaç para?” diye sorduk “üüç para” dedi. “tamam, ver bakalım bir kilo balık” dedik. Veriyormuş gibi yaptı. Sanki para veriyormuş gibi yaptık, parasını cebine koyar gibi yaptı, güya yiyormuş gibi yaptık, ona da ikram ettik, güya yiyormuş gibi yaptı. “Bitti” dedik, satmak için tekrar bağırmaya başladı...
Bu böyle hemen hemen her akşam tekrarlanıyor ☺
Simsek Makui!
Ben şu yaşımda hala çizgi film seyretmeye bayılan bir kişiliğim! Tibet çizgi film seyretmiyor diye üzülüyordum. Özle oğlu Ali Ömer'in “Arabalar” çizgi filmini çok sevdiğini söyledi ve onu almamı önerdi. Ben de aldım...
Şimdi hayatımız “Simsek Makui” oldu!!!
“Annee, ababa aaçç!”, “Anneee, bak! Simsek Makui!”, “Anneee, Meytıy didio baaakkk!” “Anneee, Simsek Makui alaliimmm! (Şimşek MacQuin’in olduğu halıyı görünce, taban kısmı araba şeklinde yapılmış botu görünce, kırmızı oyuncak araba görünce, araba yatak görünce!!!!)
Halt etmişim!!!
23 Eylül 2009 Çarşamba
Uyuyamadım!
Çevremdeki arkadaşlarım bilirler, Tibet’in doğumuyla hayatımda birçok değişiklik oldu. Bu sadece anne olmak ve onun getirdiği güzellik ve zorluklarla ilgili değişiklikler değil. Bir nevi Tibet’le birlikte yeniden doğuş diyebiliriz. En azından kendini yenileme...
Tibet’in doğumuyla birlikte beni “ona iyi, örnek bir anne olabilmek” telaşı sardı. Yıllarca, uzaktan izlediğim, sadece okuyup, “evet, çok doğru” dediğim kişisel gelişim benim için elzem oldu. Okudum, okudum, araştırdım, sabah akşam zikirler yaptım, seminerlere gittim... En sonunda hayata daha olumlu bakmak için, sabretmeyi öğrenmek için kendime bir yol arkadaşı edindim. Bu süreç hala devam ediyor ve devam edecek. Öğrencilik hiç bitmez. Umuyorum ki bu çabalarım yerini bulur.
Ne yazık ki bazen, tüm bu didinmelerimi unutabildiğim şeyler yaşanabiliyor Tibet’le aramızda ve ben zıvanadan çıkmış bir anneye dönebiliyorum Pazartesi akşamı olduğu gibi :(
Pazartesi akşamı Tibet’in tüm huysuzluğu, tüm inatçılığı üstündeydi. Neye yapma desem inadına yaptı, ben izin vermeyip, istediği şeyden uzaklaştırdıkça da avazı çıktığı kadar ağladı. Pazartesi akşamı yatağa girdiğimde benim de onun da saçlarımız sinirden tavana vurmuş haldeydi.
Bilgisayarı karıştırmak istedi, ben izin vermedim, o ağladı.
Buzdolabını, mutfak dolaplarını karıştırmak istedi, ben izin vermedim, o ağladı.
Erken bir saatte çizgi film seyretmek istedi, ben izin vermedim, o ağladı.
Uyumak istemedi, uyuması için direttim, ağladı.
Uyudu, odaya götürdüm, gece süt için uyandı, salona gitmek istedi. Gecenin o saati savaşacak halim olmadığı için salona gittik, ikili koltukta uyuduk. Sabah 6 civarı tekrar uyandı ve süt istedi. Ben “ne zaman gece sütünden vazgeçeceksin, ne zaman kendi yatağında yatacaksın, ben ne zaman kesintisiz bir uyku uyuyabileceğim” diye, söylene söylene sütünü hazırladım. Sonra annemden Tibet’in yanına geçmesini istedim 1 saat bile olsa kendi yatağımda uyuyabilmek için. Yatağıma giderken havanın tekrar yağmur yüklü olduğu dikkatimi çekti.
Yattım.
Aklıma çocuğunu sele kaptıran anne geldi...
Bir an onun yerine koydum kendimi.
Beynim uyuştu, kalbim ağrıdı.
O an onun yaşadığı tüm pişmanlıkları yaşadım. Yapmasına izin vermediği için, çocuğunun gözünden akan her damla yaş için kendini nasıl suçladığını...
İnsan böyle bir acıya nasıl dayanır? (Zaten kalp krizi geçirmiş ve kendine geldikçe sürekli uyutuyorlarmış)
Düşüncesi bile korkunç!
Sonra Tibet’le akşam yaşadıklarıma döndüm. Yapmasına izin vermediğim herşey için, döktüğü gözyaşına...
“Hangisi önemli” diye sordum kendime.
Bilgisayarı kurcaladığı, kurcaladığı sırada belki 1-2 programa zarar vermesi ya da bir iki belgeyi silmesi mi, bilgisayarı karıştırırken sanki çok önemli birşey yapıyormuş edasıyla heyecanlanması mı?
Biraz oynamasına izin verip, sonra dikkatini başka bir yöne çekemez miydim?
Mutfak dolaplarını ve buzdolabını boşaltırken takındığı ciddi tavır, tekrar yerlerine koymak için sarfettiği çabayı izlemek mi, yoksa belki de kırılması ya da dökülmesi olası bir iki tabak mı?
Başında durup, kendini incitecek birşey yapmasını önleyemez miydim?
Ne olurdu çizgi filmini daha erken saatte seyretse? Hatta iki kere üst üste seyretse? O filmi izlerken replikleri tekrar etmeye çalışması, bazı sahnelerde kıkırdaması, bazı sahnelerde “anne bak, gidioooo” diyerek heyecanını benimle paylaşması mı yoksa “günde bir saatten fazla tv izlettirmem ben arkadaş” diyen kuralcı anne olmak mı?
Sabahtan akşama senin yolunu gözlemiş olan çocuğunun, sırf seninle vakit geçirmek için uyumak istememesi, seninle oynadıkça mutlu olması, mutluluğunu öpücüklerle, kucaklamalarla göstermesi mi daha önemli, yoksa çocukların 20.30-21.00’de yatmaları gerektiğini söyleyenler mi?
Onlar, çocuğunun seninle bir saat fazla zaman geçirdiğinde ne kadar mutlu olduğunu görüyorlar mı beyanat verdikleri yerden?
Ne olur gece iki kere süt için uyansa? Alışkanlıksa alışkanlık! Bizim alışkanlıklarımız yok mu hiç? Elime mi yapışıyor, bir saat az uyku benim hayatımdan neyi eksiltiyor?
Varsın yatağında uyumasın, onun odasını oturma odası gibi düzenleyiveririz, olur biter! Odasını düzenleyene kadar, ikili koltukta, yanında kıvrılıveririm. Biraz sırt ağrısıyla günümü geçiremez miyim? Vakti zamanında hergünümü başağrılarıyla geçiren ben değil miydim? Çocuğum için bir süre sırt ağrısı çekemez miyim?
Aklıma düştü, sabahın 6’sında, elinden çocuğu kayıp giden anne...
Nefesim daraldı, kalbim sıkıştı...
Uyuyamadım...
Allah kimseyi evlat acısıyla sınamasın!

Tibet’in doğumuyla birlikte beni “ona iyi, örnek bir anne olabilmek” telaşı sardı. Yıllarca, uzaktan izlediğim, sadece okuyup, “evet, çok doğru” dediğim kişisel gelişim benim için elzem oldu. Okudum, okudum, araştırdım, sabah akşam zikirler yaptım, seminerlere gittim... En sonunda hayata daha olumlu bakmak için, sabretmeyi öğrenmek için kendime bir yol arkadaşı edindim. Bu süreç hala devam ediyor ve devam edecek. Öğrencilik hiç bitmez. Umuyorum ki bu çabalarım yerini bulur.
Ne yazık ki bazen, tüm bu didinmelerimi unutabildiğim şeyler yaşanabiliyor Tibet’le aramızda ve ben zıvanadan çıkmış bir anneye dönebiliyorum Pazartesi akşamı olduğu gibi :(
Pazartesi akşamı Tibet’in tüm huysuzluğu, tüm inatçılığı üstündeydi. Neye yapma desem inadına yaptı, ben izin vermeyip, istediği şeyden uzaklaştırdıkça da avazı çıktığı kadar ağladı. Pazartesi akşamı yatağa girdiğimde benim de onun da saçlarımız sinirden tavana vurmuş haldeydi.
Bilgisayarı karıştırmak istedi, ben izin vermedim, o ağladı.
Buzdolabını, mutfak dolaplarını karıştırmak istedi, ben izin vermedim, o ağladı.
Erken bir saatte çizgi film seyretmek istedi, ben izin vermedim, o ağladı.
Uyumak istemedi, uyuması için direttim, ağladı.
Uyudu, odaya götürdüm, gece süt için uyandı, salona gitmek istedi. Gecenin o saati savaşacak halim olmadığı için salona gittik, ikili koltukta uyuduk. Sabah 6 civarı tekrar uyandı ve süt istedi. Ben “ne zaman gece sütünden vazgeçeceksin, ne zaman kendi yatağında yatacaksın, ben ne zaman kesintisiz bir uyku uyuyabileceğim” diye, söylene söylene sütünü hazırladım. Sonra annemden Tibet’in yanına geçmesini istedim 1 saat bile olsa kendi yatağımda uyuyabilmek için. Yatağıma giderken havanın tekrar yağmur yüklü olduğu dikkatimi çekti.
Yattım.
Aklıma çocuğunu sele kaptıran anne geldi...
Bir an onun yerine koydum kendimi.
Beynim uyuştu, kalbim ağrıdı.
O an onun yaşadığı tüm pişmanlıkları yaşadım. Yapmasına izin vermediği için, çocuğunun gözünden akan her damla yaş için kendini nasıl suçladığını...
İnsan böyle bir acıya nasıl dayanır? (Zaten kalp krizi geçirmiş ve kendine geldikçe sürekli uyutuyorlarmış)
Düşüncesi bile korkunç!
Sonra Tibet’le akşam yaşadıklarıma döndüm. Yapmasına izin vermediğim herşey için, döktüğü gözyaşına...
“Hangisi önemli” diye sordum kendime.
Bilgisayarı kurcaladığı, kurcaladığı sırada belki 1-2 programa zarar vermesi ya da bir iki belgeyi silmesi mi, bilgisayarı karıştırırken sanki çok önemli birşey yapıyormuş edasıyla heyecanlanması mı?
Biraz oynamasına izin verip, sonra dikkatini başka bir yöne çekemez miydim?
Mutfak dolaplarını ve buzdolabını boşaltırken takındığı ciddi tavır, tekrar yerlerine koymak için sarfettiği çabayı izlemek mi, yoksa belki de kırılması ya da dökülmesi olası bir iki tabak mı?
Başında durup, kendini incitecek birşey yapmasını önleyemez miydim?
Ne olurdu çizgi filmini daha erken saatte seyretse? Hatta iki kere üst üste seyretse? O filmi izlerken replikleri tekrar etmeye çalışması, bazı sahnelerde kıkırdaması, bazı sahnelerde “anne bak, gidioooo” diyerek heyecanını benimle paylaşması mı yoksa “günde bir saatten fazla tv izlettirmem ben arkadaş” diyen kuralcı anne olmak mı?
Sabahtan akşama senin yolunu gözlemiş olan çocuğunun, sırf seninle vakit geçirmek için uyumak istememesi, seninle oynadıkça mutlu olması, mutluluğunu öpücüklerle, kucaklamalarla göstermesi mi daha önemli, yoksa çocukların 20.30-21.00’de yatmaları gerektiğini söyleyenler mi?
Onlar, çocuğunun seninle bir saat fazla zaman geçirdiğinde ne kadar mutlu olduğunu görüyorlar mı beyanat verdikleri yerden?
Ne olur gece iki kere süt için uyansa? Alışkanlıksa alışkanlık! Bizim alışkanlıklarımız yok mu hiç? Elime mi yapışıyor, bir saat az uyku benim hayatımdan neyi eksiltiyor?
Varsın yatağında uyumasın, onun odasını oturma odası gibi düzenleyiveririz, olur biter! Odasını düzenleyene kadar, ikili koltukta, yanında kıvrılıveririm. Biraz sırt ağrısıyla günümü geçiremez miyim? Vakti zamanında hergünümü başağrılarıyla geçiren ben değil miydim? Çocuğum için bir süre sırt ağrısı çekemez miyim?
Aklıma düştü, sabahın 6’sında, elinden çocuğu kayıp giden anne...
Nefesim daraldı, kalbim sıkıştı...
Uyuyamadım...
Allah kimseyi evlat acısıyla sınamasın!
Oğlum

İyi ki varsın!
Bu yazı, selden hemen sonraki hafta yazılmıştı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
