27 Şubat 2014 Perşembe

Ali Poyrazoğlu dedi ki...

Malumunuz, bir süredir blogta eskisi gibi yazı paylaşmıyorum. İçimden pek yazmak gelmiyor...

Bunun bir sürü sebebi olabilir. Tibet’in büyümesi, dersleriyle ilgilenmek gerekmesi, işten fırsat bulamama... Ama en önemli sebeplerden biri; bir yerlerde yazmakla ilgili kendime olan güvenimi kaybetmiş olmam... İpi kopardım ama nerede, ben de bilmiyorum...

Durum böyle olunca geçenlerde Bumerang’tan gelen “Ali Poyrazoğlu ile hayatında fark yaratmaya hazır mısın?” konulu maili gözardı edemedim. Eh, Ali Poyrazoğlu isminin de büyük etken olduğu bir gerçek :)

20 kişiyle sınırlı bu etkinliğe katılabilmemiz için blogta paylaşmış ve farklı olduğuna inandığımız bir yazımızı onlara bildirmemiz gerekiyordu. Sonuç olarak gönderdiğim yazıyla şanslı bloggerlerdan biri de ben oldum :)

Yaklaşık iki saat süren bir workshop oldu. Tadı damağımda kaldı. Bir daha olmasını çok ama çok isterim...

Ali Poyrazoğlu hem çok samimi hem de otoriter biri. Hem sürekli yamacında olayım istiyorsunuz hem de yanaşmaya çekiniyorsunuz :)) Workshop boyunca not almamızı istemedi. Aslına bakarsanız bence çok doğru bir yaklaşımdı çünkü, herkes ihtiyacı olan bilgiyi çekti anlattıkları arasından. En azından benim için öyle.

Workshopun başında konsantrasyonumuzu güçlendirmeye yarayan birkaç hareket gösterdi. Çok ayrıntılı zaten anlatamam ama en önemlisi nefes konusu... Diyaframdan nefes almanın zamanla hayatımızda büyük farklar yaratacağından bahsetti... Bununla ilgili geniş bilgiyi dilerseniz internetten bulabilirsiniz...

Aklımda kalan notlara beni benden alan cümlesiyle başlamak istiyorum:

Yazmak bestelemek gibidir. Her kelimenin bir ritmi vardır. Onları ardı sıra dizip, güzel bir melodi ortaya çıkarttıkça, yazdıklarına bakıp "Bunu ben yazmadım, kalem yazdı." dersin.

° ° ° ° ° ° ° ° °

Yazılarında fark yaratmak istiyorsan, değişimi önce kendinde yaratmalısın. Konuşmanla, yürüyüşünle, hayata bakışınla farklı olmalısın.

° ° ° ° ° ° ° ° °

Fark yaratmanın yolu, özellikle de böyle bir dönemde doğal olarak rekabetten geçer. Ama rakibin diğer bloggerlar olmamalı, kendin olmalısın. Her yazının bir öncekinden daha güzel olması için öncelikle kendinle yarışmalısın.

° ° ° ° ° ° ° ° °

Bir şeyi başarmanın yolu hedef belirlemekten geçer. Hedeflerini belirle, harekete geç!

° ° ° ° ° ° ° ° °

Yazmayı planladığın konuyla ilgili aklına geleni not al, koy bir köşeye. Böylece beynin sen farkında olmasan da çalışmaya devam edecek. Sonra bir gün birden ışık yanacak ve sen yazını bir solukta bitireceksin...

° ° ° ° ° ° ° ° °

Fikir karışık olanı, şaşırtıcı bir sadeliğe dönüştüren sentezdir.

° ° ° ° ° ° ° ° °

Bence herkes yetenekli doğar. Kimileri şanslıdır bunu farkeder, kimileri de ıskalar. Burada önemli olan yeteneğini farkedip, onu geliştirmeye çalışmaktır. Burada bulunan herkes iyi bir öğretmenin elinde çok başarılı bir şarkıcı olabilir.
Yeteneğini ortaya koymak istiyorsan çok çalışmalısın.


° ° ° ° ° ° ° ° °

Teknoloji çok hızla ilerliyor. Biz bugün GDO’lu mısır peşinde koşarken adamlar genetiği değiştirilmiş insan yaratmaya çalışıyorlar. İşin trajik olan yanı; kendini hem bu geleceğe hazırlaman hem de bu yaşananlar karşısında bir duruş sergilemen gerekiyor oluşu...


İki saatte sadece bunları anlatmadı tabii. Aklıma her geleni de buraya dökmedim aslında. Sanırım anlattıkları içinde benim özümsemem gereken bunlardı. Zira hiç aklımdan çıkmadılar... :)

Bu etkinliği düzenledikleri için Bumerang ekibine çok ama çok teşekkür ediyorum. Onlara da söyledim, bir daha olursa yine beni seçin diye :)))

Bu arada bu etkinlik sayesinde Borusan Oto Dolmabahçe’nin bir sahnesi olduğunu da öğrenmiş oldum. Sahnedeki etkinlikler için bu linke bakabilirsiniz.

18 Şubat 2014 Salı

Bu işte bir yanlışlık var!

- Anne babam bir gün gidip dönmezse ne olacak?
- Nasıl yani oğlum? Avdan gidip dönmezse mi diyorsun?
- Hayır yani gidip de dönmezse... Başkasının yanına giderse...
- Ha başkasını sevip giderse diyorsun yani?
- Evet. Onunla yaşamak isteyip bizimle yaşamazsa...
- Nereden çıktı oğlum şimdi bu? Bilmem ki? Başkasını sevip, onunla yaşamak isterse onu engelleyemeyiz ki! Ama seni görmeye mutlaka gelir.
- Yok ama o giderse bize bakkaldan ekmek, meyveyi kim alacak onu merak ediyorum!!!
- !!!!!!!


iç ses: tatlım bu işte bi terslik yok mu sence?
ben: var var... da nasıl düzelteceğimize dair hiç bir fikrim yok şu anda. gülmekle meşgulüm!!!
iç ses: ben de... ben de... :))))))

28 Ocak 2014 Salı

Külah

- Anneeee! Sen bir şeyler karıştırıyorsun ama du bakalım!
Anlarız nasılsa!!! :)
- ?????


Biz külahları ne zaman değiştik yahu?

Bu işte bir terslik var ama!
Du bakalım, anlarız nasılsa!

:))

3 Aralık 2013 Salı

Ne yapmalı?

Bir süredir düşünüyorum... Burayı ayakta tutmanın, hareketlendirmenin bir yolu olmalı ama bu nasıl olmalı işte onu bir türlü bulamıyorum. Bulamayınca da "Kapat işte, neyi zorluyorsun?" diye soruyorum kendime... onu yapmayada kıyamıyorum...

Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali kendimi iki arada bir derede hissediyorum... İnterneti her açışımda ana sayfamın bloğum olmasından sebep her sabah vicdanımla cebelleşiyorum.
YAZ ARTIK!!! YAZ ARTIK!!!

Tibet büyüdü. Büyüme hızıyla anıları bir köşeye yazma hızı birbirini tutmaz oldu...

Hafta sonu Neslihan geldi. İyi ki geldi, anıları kısa kısa da olsa bir köşeye yazmanın ileride çok keyifli anlar yaşatacağından bahsettik...

Ama benim için işin zor olan tarafı elime defter kalem almamak. Ben blog yazmaya başladığımdan beri hep klavye başında, bilgisayara döküyorum anılarımı. Yani, ben bazen fırsat bulup buraya yazana kadar balık hafızalı benliğimden uçuşup gidiyor yaşananlar...

Ama işte yapmalı bir şeyler. Yazdıkça yazasım gelir elbet... Elbet gelir de, işte ne zaman gelecek o yazma hissi ondan emin değilim...

Belki de sırf blog sayesinde edindiğim güzel dostluklar, böyle güzelim sürprizler için ayakta tutmalıyım bu bloğu....


Neslihan be! Yavrum sık sık gelsene sen buraya ;)

7 Ekim 2013 Pazartesi

Çözümü kendi bulan bilge!

Siz de düşünüyor musunuz arada bir benim gibi?
Çocukluğumla bağımı nerede kopardım acaba?
Ne zaman "büyüdüm!"?
Yaşça büyüdükçe olgunlaştım mı gerçekten, yoksa aslında kendimi kandırıyor muyum?

Çocuklar kadar olamıyoruz çoğu zaman... Sorunlar karşısında onlar kadar dik duramıyoruz aslında... en azından ben!

Karşıma bir sorun çıktığında, hele ki sevdiklerimle ilgiliyse elim ayağım dolanıyor birbirine. Elimin ayağımın dolanması yetmiyor, kafam da duruyor sanki. Düşünme yetimi kaybediyorum. ve beraberinde sakinliğimi... dinginliğimi...

Yerini panik, endişe, korku alıyor ve çok doğal olarak bu duygular düşünmemi engelliyor...
Karanlığın içine gömülüyorum... Elbet toparlıyorum ama toparlanana kadar ben kendimden geçmiş oluyorum maalesef...

Çocuklar öyle mi?

Tibet okulla ilgili sorununu kendi çözdü. Hem de öyle güzel çözdü ki; çözümü suratımda tokat gibi patladı!

ve yine aynı soruyu sordurttu bana: "Ben çocukluğumla bağımı ne zaman kopardım!?"

"Anne sana çok güzel bir haberim var! Bugün okula girerken hiç ağlamadım, derste de hiç ağlamadım. Çünkü okula girerken ananeme sarılıp huzur topladım!"...