Tibet'in halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tibet'in halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2014 Cuma

Tibet deyimleri "Dağlar kadar sıcak"


Yapılan incelemeler sonucunda bu deyimin dilimizde tam karşılığı olmadığına kanaat getirilmiştir. Konuyla ilgili facebookta forum dahi açılmıştır (Bununla ilgili yazışmalar aşağıda ilginize sunulacaktır).



Bu deyim her gece yatmadan önce Tibet'e süt hazırlanma aşamasında kullanılır.

Tibet her gece bıkmadan sütünün sıcaklığını "Dağlar kadar sıcak" deyimiyle tarif eder. Annesi bunun "çok sıcak" anlamına geldiğine kanaat getirmiş olsa da; çok sıcak içime sunulan süt bu sefer "bu fazla sıcak olmuş!" nidalarıyla geri püskürtülmüştür. Bu durumda annenin tahminleri suya düşmüş, konuyu çözebilmek için facebookta forum başlatmıştır.

Forum sonucunda deyimle ilgili ortaya çıkan tahminleri aşağıda ilginize sunuyoruz.
Sizin de tahminlerinizi/bilgilerinizi bizimle paylaşmanızı bekliyoruz...

:)))))

  • Hülya: Anlamı bilemedim ama dağlar kadar tatlı desem :)
  • Pınar: Dağlar kadar büyük, çok???
  • Bilgen: Bence kendisi ağaçların sık sık olmasından yola çıkarak ve yeşilliği sadece Karasu'da yazları gördüğü için böle bir çıkarım yapmıştır. Yeğenimin beyin yapısı ve hayatı algılaması teyzesi gibi biras normalin dışındadır, ama hayatı sever ve hayatla uyum içindedir... Saygılar...
  • Tunç: "Dağlar gibi çamaşır birikti" cümlesinden hareketle "çok" anlamında kullanılmaktadır. Şair burada, dağların yüksek olmasından dolayı hiçbir şeyin ona gölge düşüremediği ve hep güneş altında kaldığından sıcak olduklarını varsayıyor.
  • Ayhan: Çok sigara içtiğin için dağa çıkarken biryerinden solumaya başlarsın bi ateş basar sıcak olur ya onu diyor adam :)))
  • Sait: Yanardağdan bahsediyor. Anlamamışsın annesii...   

18 Şubat 2014 Salı

Bu işte bir yanlışlık var!

- Anne babam bir gün gidip dönmezse ne olacak?
- Nasıl yani oğlum? Avdan gidip dönmezse mi diyorsun?
- Hayır yani gidip de dönmezse... Başkasının yanına giderse...
- Ha başkasını sevip giderse diyorsun yani?
- Evet. Onunla yaşamak isteyip bizimle yaşamazsa...
- Nereden çıktı oğlum şimdi bu? Bilmem ki? Başkasını sevip, onunla yaşamak isterse onu engelleyemeyiz ki! Ama seni görmeye mutlaka gelir.
- Yok ama o giderse bize bakkaldan ekmek, meyveyi kim alacak onu merak ediyorum!!!
- !!!!!!!


iç ses: tatlım bu işte bi terslik yok mu sence?
ben: var var... da nasıl düzelteceğimize dair hiç bir fikrim yok şu anda. gülmekle meşgulüm!!!
iç ses: ben de... ben de... :))))))

30 Eylül 2013 Pazartesi

Ödev!

Aslında uyarılmıştım.

"Hayatın çok zor olacak!", "İlk yıl çok zorlu geçer!", "Allah kolaylık versin!" gibilerinden...

Ama bu kadarını da beklemiyordum...

İlk iki hafta bitti, tam her şey süper, çok güzel derken, bizimki sabahları okula girerken başladı ağlamaya: "Ben korkuyorummm, okuldan da korkuyorum, öğretmenden de korkuyorummmm!" 
Ama asıl mesele hep son cümlede gizliymiş meğer: "Derslerden korkuyorummmm!"

Ders yaptırmak tam bir işkence!

- Oğlum hadi yap şu ödevini!

Bizimki iki çiziktiriyor dönüyor bir ton anısını anlatıyor.

- Evet oğlum, çok güzel ama şu dersini bitir sonra anlatırsın olmaz mı?
- Olur anne!

İki saniye sürmüyor, tekrar dönüp bir sürü şey anlatmaya devam! Kısa bir süre sonra ben cinnet geçirme noktasına geliyorum; bu kısmını hızlı geçeyim :/

Bizimkinin ödevle ilgili güzide sözleri oluştu bu arada ki; bu dönemin en keyifli kısmı bunlar...

- Anasınıfı çok daha güzeldi! Eve geliyordun, ödev mödev yok, ooohhh sırtını yastığa dayıyordun, çizgi film, sohbet, oyun, gel keyfim gel!!!






- Anaokulu meğer ne güzelmiş de haberim olmamış!!!

***

- Anne!
- Efendim.
- Şimdi ben ders yapmayı seven bir çocuk olsaydım, hiç tatil gelsin istemezdim hep ders yapmak isterdim di mi?
- Evet oğlum.
- Tatilde bile ders yapmak isterdim di mi?
- Evet oğlum. Çok isterdim öyle olmanı.
- Ama maalesef değilim işte anne, ne yaparsın!?
- !!!!




- Anne benim kolum çok yoruldu, bunu yarın yapsam olmaz mı?
- Olmaz oğlum, onu bugün bitirmen gerekiyor!
- Offf anne, hiç acımıyorsunuz bana!!!



Lütfen... Lütfen... Sen de bana acı oğlum!
Bir anlasan ödevlerini yaptın mı oynayacak zaten çok vaktinin kalacağını, hayat çoook daha kolay olacak! :) <3 br="">

13 Haziran 2013 Perşembe

Yaşgünü ve mezuniyet


Son günlerde yaşanan üzücü olayları hepimiz endişeyle izliyoruz. Konuyla ilgili bir önceki “kısa” yazımda düşüncelerimin ipuçlarını verdiğim kanaatindeyim... (aynı bir politikacının girişi gibi oldu cümlem heee!)

2013 yazına ilginç bir giriş yaptık ülkece ama benim için ayrı bir önemi oldu bu girişin.

1 Haziran yaşgünümdü ve ben bir Cem Adrian hayranı olarak arkadaşlarıma, yeni yaşıma onun konserinde girmeyi teklif etmiştim. Konser 31 Mayıs gecesi Taksim'deydi ve saat 12den sonra 41 kere maşallah olacaktı benim için (aramızda kalsın 41 yaşıma girdim de!)... Biletlerin alındığı, hazırlıkların yapıldığı sırada bir iş makinası ağaçları sökmek üzere Gezi Parkı’na girdi... Gerisini biliyorsunuz zaten...

Benim yaşgünüm Gezi Parkı için direnen eylemcilere feda olsun... Çok gururlandım, hala da gururluyum böyle bir gençliğe sahip olduğumuz için... Diliyorum ki sonuç ülkemiz için, bu evlatlarımızın geleceği için hayırlı olsun, daha fazla sıkıntı yaşanmasın.

Yaşananlar üzerine Ayşe Arman X, Y, Z kuşağı çocuklardan bahsetti bir yazı dizisinde. Okuduklarımdan anladığım benim bücürün bu kategoriye girmediği. Gözlemlediğim ve şahsi kanaatimse Tibet bir indigo!



İndigo’ların dönemi bitti görünüyorsa da, sanırım tek tük temsilcileri hala gelmeye devam ediyorlar. Kısaca indigoları şöyle tarif edeyim, hatta alıntı yapayım:

Bu çocuklar alışılmışın dışında zekiler, öz güvenleri fazlasıyla yüksek, otoriteye karşı çıkıyorlar, çok canlı ve hareketli olmalarının yanında onların sezgileri de oldukça güçlü. Onlar indigo çocuklar ve dünyaya yeni düzen kurmaya geliyorlar.


Bizimkinin zekası muzurluğa işliyor, burası NET! Ayrıca espri yeteneğine de diyecek yok, gerçekten. Bu anlatılmaz, yaşanır :) Sezgi konusunda bir emin oluyorum, bir yok canım diyorum ama kendine olan özgüveni tavan! Fazlasıyla hareketli ve baskıya, dayatmaya kesinlikle tahammülü yok. Fazlasıyla asi, “Hayır” kelimesine karşı tırnakları her daim hazır. Şimdilik “böyle yaparsan, ben de bunu yapmayabilirim, beni düşünmeye zorluyorsun” diyerek kendisine fren çektirtiyoruz ama yaşı ilerledikçe bu taktiğin tutacağını pek sanmıyorum! :P

Altı üstü bir mezuniyet yazacağım, nereden nereye geldim! :))))

Efenim, canım oğlumun geçtiğimiz cuma günü mezuniyet kutlaması vardı okulunda. Üniversiteliler gibi kep attılar bu güzellikler :)


Sevgili oğlum yapılan etkinliklere katılmama kararı almış haspam, arkadaşları gösteri yaparken kendisi paşa misali baş köşede oturup, onları izledi gördüğünüz üzere. Sen neden yapmıyorsun diyene “Zorunda değilim!” diye cevap verdi!!!



ama olsundur yani, ben yine de gururlanıp, utanmasam ağlayacağım tribine girdim şahsen :)

Sonuç; oğlum sahne adamı değil ama maşaallah “gangnam style” uzmanı imiş, onu da öğrenmiş olduk! :))))


Sizin içinizden taşan sevginizi severim ben! :))))

4 Nisan 2013 Perşembe

İş mi meslek mi? Bu ne ki?


Anladığım kadarıyla “Meslek” ve “Oyun” kavramı prensim için aynı anlamı ifade etmekte. Henüz!!!

Mevzu şudur ki;

- Anne, sen büyüyünce ne olmak istiyorsun?
- Reklamcıyım ya işte oğlum. Grafikerlik yapıyorum :)
- Ama o iş. Sen ne olmak istiyorsun?

İç ses: Ne olmak istediğin mevzusuna girme bence... 
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin büyüyemediği konularını da geç, çocuğun beynini bulandırma!

- Ben büyüdüm artık oğlum, grafiker oldum. Çalışıyorum, her gün işime gidip geliyorum :)
- Ben büyüyünce çalışmayacağım.
- Öyle mi ne yapacaksın peki?


- Futbolcu olacağım! Arada bir futbol oynamaya gideceğim.
- Ama futbolu iyi oynamak için her gün antreman yapman gerekecek.
- Babamla antreman yapıyorum ya anne!
- Evet ama büyüdüğünde iyi bir futbolcu olmak için antrenörle çalışman gerekecek. Sana nasıl iyi oynanacağını o öğretecek. Baban antrenör değil ki. O şimdi sadece sen futbol oynamak istediğinde sana eşlik ediyor.
- Olsun. Ben büyüyünce futbolcu olacağım, çalışmayacağım!!!
- E, peki. Madem öyle istiyorsun :)))))))


Futbolculuğu meslek sananlar heyyy! Kendinize gelin!!! :)))

3 Nisan 2013 Çarşamba

Facebook notları


1. 

Evi arıyorum... Kimse cevap vermiyor!...
Hani bir şey olacağından değil ama... Şimdiye eve dönmüş olmaları gerekirdi...
merak işte...

Annemin cep telefonunu çeviriyorum hemen! Açılıyor:

- Anne! Neredesiniz? Merak ettim.
- Bugün okuldan yürüyerek dönelim dedik, hava güzeldi...

Arkadan bücürün sesi geliyor bana hitaben:

- Anneeee! Yürüdük yürüdükkkk! iyi geldi valla, ayaklarım açıldııı!!!

:)))))))

2.

- Tibettttt! hadi kalk artık, geç kalacağız!
- Anne ben bugün okula gitmeyeceğim...
- Öyle mi? ama baban bugün şirket arabasıyla gelmiş, onunla götürecekti seni okula?
(cingöz anne modeli)
- Al işte kalktım, istediğin oldu mu şimdi? Mutlu oldun mu bakalım???!!!
(Yataktan apar topar ayağa kalkan ama tükürdüğünü de yalamak istemeyen evlat modeli)

3.

- Anne, ben bugün kendimi pek iyi hissettmiyorum, galiba okula gidemeyeceğim!
- Tamam canım. Madem öyle hissediyorsun, sen yat dinlen o zaman.
- Sen? Kalmayacak mısın?
- Gerek yok ki tatlım, anneannen burada.
- Aman anneee! Sen de hemen inandın! Şaka yapmıştım! Ben iyiyim, okula gidebilirim. Hadi hazırlanalım!
- ????

4.

- Ohhhhh! yarın benim özgürlük günüm!
- Ne özgürlüğü oğlum?
- Bilgisayarrrr! Bilgisayar özgürlüğüüüü! yipppiii!!!
- :)))

6 Mart 2013 Çarşamba

BANA KORKUNUN RESMİNİ ÇİZEBİLİR MİSİN ABİDİN?


Nihayet!
Nihayet annemler bizim semtte ev buldular :) Çok sevinçliyim bu yüzden :) Annem için zor oluyordu hafta içi bizde kal, hafta sonu evine git...

Buldukları evin ufak tefek tamiratları olduğu için annem birkaç gündür Tibet ve evle beraber ilgilenmek durumunda kalıyor. Evle ilgilenmesi gerektiği ve Tibet’in onunla evine gitmek istemediği zamanlar bücürcan alt komşumuza bırakılıyor, sağolsun o sürede Serap ilgileniyor Tibet’le.

Dün yine anneannesiyle gitmek istemeyince, aynı çareye başvurmuş annem ve Tibet’i Serap’a bırakmış. Bıraktığı saat Serap’ın oğlunun okul çıkışına denk gelince, Tibet arkadaşını okuldan almaya gitmiş doğal olarak ve kader ağlarını örmüş :)

Küçük bir kaza atlatmışlar. Bizimki sanırım çok korkmuş. Ben akşam eve geldiğimde etkisi azalmıştı ama heyecanı aynen devam ediyordu.

Yatma saati geldi, yatakta sohbet ederken kaza anında ne hissettiğini sordum. Bana korkusunu öyle güzel tasvir etti ki, çok etkilendim :)

Aramızda geçen konuşmayı olabildiğince aktarayım size de...


- Arabaya çarptığımız anda beynim örgü ördü anne!
- Nasıl yani oğlum? Biraz anlatır mısın tam olarak neler hissettiğini?
- Anne böyle kalbim renk değiştirdi, griye döndü.
- Yaa, başka ne oldu?
- Böyle kanım koyulaştı, (elini karnına götürüyor) böyle içim titredi! Böyle titredim çok!
- Ahh canım benimmm! Çok korkmuşsun belli ki ama artık geçmiştir herhalde değil mi?
- Hayır anne (elini havaya kaldırıp, gözüme sokuyor) bak hala kanım koyu, bak!!!
- Canım benim, olur böyle şeyler, ufak tefek kazalar yaşanır. Arabaya binmemezlik etme sakın bu yüzden (az çok oğlunu tanıyan anne modeli).
- Yok canım bineceğim, babam güzel araba kullanıyor.
- İyi bari. Benim kullanacağım arabaya da bineceksin değil mi?
- Bilmiyorum anne. Bunu düşüneceğim!!!
- !!!

Namkör evlat! Sanırsın sanki hep babasıyla geziyor! Hıhh!!!

19 Şubat 2013 Salı

Su gibi

Bir süredir düşünüyorum, buraya yazmaktansa facebookta notlarına günlüğümüzü geçmeyi.
Düşündüm ki, artık Tibet'i yakalamak zor. Yakaladıklarımda kısa anlardan ibaret. Buraya sadece diyalog yazmak daha doğrusu kısa anekdotlar aktarmak sanki uygun değil gibi. O şekilde devam edersem, burayı bir nevi twitter gibi kullanacakmışım hissine kapıldım ve dün bunun ilk adımlarını attım... Facebookta ilk notumu yazdım...

Yazmasına yazdım da... Bu sefer içimi bir hüzün kapladı. Sanki sevdiğim birini ihmal etmişim duygusu sardı... Kendimi kötü hissettim...

Yahu blog! Sen bana ne yapmışsın böyle!!! Bir türlü kopamıyorum senden!

Bu duygularımın üstüne bir de bu sabah Tibet'le o kadar güzel bir diyalog yaşandı ki... Bunu blogla paylaşmasam olmaz dedim...

Ama bu yaşananları anlatmadan önce, olayın bir geçmişi var. Kısaca ondan bahsedeyim.

Uzun zamandır takip edenler bilir Tibet'in bilgisayar merakını. Yaklaşık 1,5 yaşlarına denk gelir, mausela istediği programı istediği gibi açabilmesi. Derken derken, bir baktık ki; oğlumuz bilgisayarın başına oturdu mu, kalkmak bilmiyor! Eh... Bunun önlemi alınmalıydı ve doğal olarak evde bilgisayar oynaması yasaklandı. Ancak ananesine, kocaannesine veya amcasına gittiğinde oynayabilmesine izin var. Bu da iki haftada bire denk geliyor gelse gelse...

Bu fotoğraflar geçen seneye ait sanırım. 
Şimdilerde yasak olduğundan pek bilgisayar başında fotoğrafı yok elimde :)

Geçtiğimiz hafta sonu gazetenin biri Caillou oyun cdsi veriyormuş. Bizimki de bunu dedesine sipariş vermiş. Dedesi de bir dediğini iki etmez, yememiş içmemiş, almış getirmiş.

Getirmesine getirmiş ama; ortada bir sorun var. Bizimkinin evde bilgisayar oynaması yasak!

Dün gelip sordu bana oynayıp oynayamayacağını. Ben de babası izin verirse, bir kereliğine mahsus bu hafta sonu oynayabileceğini söyledim.

Bu sabah okula doğru giderken, sordu babasına...

Bugünü, bu konuşmayı hiç unutmam inşallah...

- Babacım, izin verirsen sana bir şey soracağım.
- Sor oğlum.
- Dedem bana Kayyu oyun cdsi almış. Bir kereliğine, bu hafta sonu bilgisayarda oyun oynayabilir miyim? (Babamız dikiz aynasından benden onay istiyor.)
- Tabi oğlum oynayabilirsin ama sadece bir kereliğine ve sadece bir saat. Kalk dendiğinde kalkacaksın.
- Tamam babacım, siz bana kalk der demez, su gibi kalkacağım bilgisayarın başından, su gibi!...
- !!!

:))))))

Su gibi aziz ol oğlum! SU GİBİ!!!

7 Kasım 2012 Çarşamba

Pamuk Prens dediğin...


Naziktir, kadın dilinden anlar!

- Arkadaşına bir hediye alsak mı Tibet?
- Arkadaşım kız mı erkek mi anne?
- Kız.
- O zaman çiçek alalım!
- :))))


Sevdiğini hep görmek ister!

- Anne, Demir’lere gidelim mi?
- Oğlum daha dün bizdeydiler!
- Olsunnn. Gidelim biz yine de, hatta her gün gidelim!

Kaybedip, bulduklarının kıymetini bilir!

- Annecim, kaç yıldır arıyordum bunu. Şuraya koyayım da gözümün altında olsun!

Özlenmek ister!

- Anne, hiç zamandır metroya binmemiştik. Özlemiştir di mi beni?

Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncıdır!

- Anne kızgın mısın?
- Evet!
- Kime kızgınsın, bana mı?
- Hayır!
- Babama mı?
- Evet!
- Ohhh beee! İyi ki bana kızgın değilsin!
(Artık kızınca nasıl kızıyorsam :P)


Birini nasıl sakinleştireceğini iyi bilir!

1.
- Anne gel de sana sıkıca sarılayım. Sarılınca kendini iyi hissedersin!
İç ses: Canımmmmm! Sen sarılınca kendimi iyi hissetmemem mümkün mü? Ah oğlum! Hep böyle sevgi dolu ol inşallah!!! :)))

2.
- Haaahhaaahhaaahhhaaaa!
- Ne oluyor oğlum, ne gülüyorsun kendi kendine?
- Sen mutlu ol diye komiklik yapıyorum anne. Mutlu oldun di mi? Bak oldun, bak, gülüyorsun!
- :)))))


Kendi ismini hiç bir yere bakmadan kendi kendine yazabilir! Üstelik yazım şekline kendi yorumunu bile katabilir!

- Bu B’leri özellikle böyle değişik yaptım anne, güzel olmuş di mi?


Kendine has bir stili vardır!

- Anne bak! Nasıl çizmişim?
- Çok güzel olmuş bebeğim :))))
Dip: Resimdeki çiçek anne çizimidir :)

31 Ekim 2012 Çarşamba

Takıntı


Oğluma bazı şeyleri anlatmakta zorlanıyorum. Kafayı bir şeye taktı mı, onun olmazlığını anlatmak imkansızlaşıyor. Şimdi bana bütün çocuklar böyle diyeceksiniz biliyorum... ama değil...
Tibet bir başka!

Dilerseniz en son yaşadığımız olayı olduğu gibi anlatayım, siz verin kararınızı tüm çocuklar aynı mı yoksa bu Tibet’e özgü bir durum mu?


Bir türlü başımdan atamadığım kısırdöngülerim var benim... Bir şekilde kendimi kurtarıp, sonra nasıl oluyorsa tekrar içine düştüğüm...

Her ay yinelenen küçük bir ritüel vardır belki siz de bilirsiniz. Dolunayda, istemediklerinizi bir kağıda yazar, o kağıdı yakar ve “Allah’ım beni bunlardan kurtar, yerini sevgiyle doldur!” der, diler üfleyerek havaya, dilerseniz akıp giden suya bırakırsınız...

Kardeşimin hatırlatmasıyla bu ritüeli yapmaya karar verdim. Aldım elime kağıdı kalemi, yazıyorum. Bizim bücür de başımda. “Ne yapıyorsun anne?” diye sordu anlattım. “İstemediğim, beni üzen şeyleri benden alsınlar ve yerlerine güzellikler versinler diye meleklere mektup yazıyorum.” dedim. “Ben de yapmak istiyorum.” dedi. “Tamam” dedim, “Ben bitirince senin için de yaparız.”


Yazdım, yaktım, dolunay saatine niye edip, balkondan havaya saldım istemediklerimi...

Sıra bizim bücüre geldi doğal olarak. Aldı kağıdı kalemi eline; “Hadi yapalım!” dedi.
“Tamam, sen şimdi ne yazmak istiyorsan yaz o halde kağıda oğlum.”
“Ama anne, ben aynı senin gibi yazmak istiyorum.”
“Sen yazmayı daha bilmiyorsun ki tatlım. Sen içinden geçirdiklerini oraya yazıyormuş gibi yap, melekler seni zaten anlarlar!”
“Olmaz anne! Ben aynı senin yaptığın gibi yapacağım!”
“Tamam o halde, ben senin elini tutayım, beraber yazalım...”
“Hayır anne! Senin gibi yazacağım bende!”
“Ama oğlum nasıl yapacağız onu? Bak istersen resim de çizebilirsin, melekler onu da anlarlar.”
“Bana neeeee! Ben aynı senin gibi yazmak istiyorummmm!!!”

Şu yukarıdaki konuşma sırasının yaklaşık 5-6 kez tekrarlandığını düşünün... ve bu tekrar sonrasında Tibet’in avaz avaz ağladığını benim sinirimden onun yanında duramayıp, ağlayıp bağırmamak için terasta saçlarımı yolduğumu...

Tibet'le yaptığımız sanatsal çekimler :)

Kardeşim “Ben bir melek resmi yollayıp güya onların ağzından bir mesaj atayım en iyisi, belki bu şekilde onu sakinleştiririz.” dedi. Ne yalan söyleyeyim, pek tutacağını düşünmedim, çünkü mesajlarda atan kişinin resmi görünüyor telefonda ama o anda ne çözüm önerilse üstüne atlayacak haldeydim zaten...

Nasıl oldu bilmiyorum, kardeşimin attığı mesajı gerçekten meleklerden geldi sandı Tibet ve resim çizmeye karar verdi...

Böylece içinde güneş, bulut, örümcek, çiçek, kapısına kadar özel bir yolu olan bir ev ve bir insan olan bir resmimiz oldu. Şimdi o resmimizi itinayla saklıyoruz. Ne de olsa melekler için yaptık :)

Buyrun bu şarkı da oğlumun son takıntısı...


Bu şarkıyı dinlemeden okulun kapısından içeri girmiyoruz :)))

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Dersimiz.....


Hayattan ders almak için illa olumsuz olaylarla muhatap olmamız gerekmiyor aslında....
Bazen gözünüzün önününde büyüdüğüne şahit olduğunuz bücürünüzün kurduğu cümleler, verdiği tepkiler isteseniz de istemeseniz de öğretiyor size bir şeyler...........

Ders 1: Hayat bazen oğlunun hangi arada bu kadar büyüdüğünü farketmeyişini sorgulatabilir!... :)


- Oğlum ne olacak senin halin böyle? Kışın dondurma yemeden nasıl duracaksın çok merak ediyorum!
- Baba, kışın dondurma istemeyecek ki canım. Hava kışın serin olduğu için canımız dondurma çekmez, yazın ferahlamak istediğimiz için dondurma yeriz!

Ders 2: Kurduğun cümlelere dikkat et! Kastettiğin değil, içerdikleri anlamlarıyla anlaşılma ihtimali %100!!!... :)


- Oğlum, ananen bugün biraz hasta. Onu çok yorma tamam mı?
- Tamam anne, az mı yorayım?!

Ders 3: Her şeyi kendin halletmek zorunda değilsin. Bazen işini bilenlerin yardımını da istemen gerekir!... :)


- Ananeeee! Anneme söyler misin? Şimşek McQuinn arabam düştü. Çekici çağırıp, kaldırtsın!!!...


Ders 4: Zaman her şeyin ilacıdır. Ama şu anda yaşadığın duygularını kabullenmek, yükünü hafifletir!... :)


- 9/10 yaşında olsam korkmam ama dede, şimdi küçüğüm ya, tedirgin oluyorum biraz!

Not: Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım ama oğlumla aramız burada yazdığım kadar ballı börek değil. Son zamanlarda aramızdaki aşktan fazla çekişme yaşıyoruz. Sanırım kişiliğini oturtma dönemleri. Bu dönemde ben kendi adıma fazla yorulduğumu söyleyebilirim ve bu süre zarfında çok fazla yazamayabilirim... Neticede burası onun bloğu ve geriye dönüp okuduğunda güzel şeylerin paylaşılmış olmasını tercih ederim. Gülsün, eğlensin... en fazla hüzünlendirsin bu blog onu, üzmesin, kırmasın yeter ki...

17 Mayıs 2012 Perşembe

Pamuk Prens dediğin!


Vefalıdır

Anne, ben hastayken sen bana baktın. Şimdi sen hastasın, sıra bende!
Ben sana bakacağım!
iç ses: sakın ağlama çocuğun karşısında, sakın diyorum bak!!!



Sağlığını tehlikeye atmaz

Benim yanımda sigara içmen hiç doğru değil! Başka yere gitsen çok iyi olur!!!
(açıkhavadayız diye, yanında sigara yakan arkadaşımın babasına diyor)



Trafikte saygılı olmaktan yanadır

Baba... neden öndeki arabaya korna çalıp, yol istiyorsun ki? Bu taraftan gitsene!
(yolun solunu gösteriyor)



Gerçekçidir

Dede: Görüyor musun annesi? Taaa, uzaklardan gelen uçağı gördü torunum. Maşallah, çok iyi görüyor çok!
Tibet: Tabi ki gözlüklerim sayesinde dede!


Kendini bilir

Baba: Büyüyünce ne olacaksın Tibet?
Tibet: Ne olabilirim ki baba? Tabi ki ben olacağım, BEN!!!


Kendine ayırdığı zamanların bölünmesinden hoşlanmaz

Anne, şu anda Oscar’ı seyrediyorum. Lütfen daha sonra arar mısın?
(telefon suratıma kapatıyor)



Yemeğe düşkündür

Anne: Tibet böyle yemeye devam edersen tontini bir çocuk olacaksın. Kocaman bir göbeğin olacak!
Tibet: Ama anne! Ben spor da yapıyorum...
(yere yatıp, poposunu kaldırıp indirerek güya şınav çekiyor)



Acitasyon yapmasını bilir

Anne, ben her gün meleklerimden senin erken gelmen için yardım istiyorum ama olmuyor!
(surat Küçük Emrah modunda bunu söylerken)

14 Mart 2012 Çarşamba

Son günlerde...


... her akşam yatmadan önce güzel rüyalar görmek için meleklerimizden yardım istiyoruz.


... yine her akşam ama istisnasız her akşam Wall-E eşliğinde uyuyoruz. Eğer uyumaya niyetimiz yoksa izlenen her sahne için onlarca soru üretiyoruz.

Buraya iç ses: E be evladım. Sen bu filmi neredeyse 1,5-2 yaşından beri izliyorsun. Her sahnesini ezberlemiş olman lazım. Nasıl olupta bu kadar soru sormayı beceriyorsun, valla hayret!!!



... hasta olan anneyi iyileştirmek için, ellerimizi sinesine koyup, enerji gönderiyor “Annecim, sana iyi bakmalıyım. Merak etme iyileşeceksin” diyerek teselli ediyoruz.


... “Saçların iyice uzadı anne” diyerek, gelişmelerin farkında olan, dikkatli bir çocuk olduğumuzun altını çiziyoruz.


... televizyonda yeni başlayacak bir çizgi filmi izlemek için izin istiyor, sonrasında bunun aslında yaşına uygun bir film olmadığını, bu yüzden izlememesi gerektiğini itiraf ederek dürüst davranıyoruz.


... ve tüm bunlarla anneyi mest ediyor, şükretmek için başka sebep aramaması gerektiğinin farkına varmasını sağlıyoruz...

8 Mart 2012 Perşembe

Geçtiğimiz hafta sonu neler yaşandı?


Sevdiğiniz birine yapmak istediği herhangi bir şey konusunda destek vermeniz önemlidir. Onun iradesinin zayıf olduğunu düşünseniz bile, kendisini bunu yapabileceğine inandırmanız gerekir ki; kendisine güvensin ve başarsın.

Benim eşim bu konuda biraz ters fikirli. Desteklemenin değil, kösteklemenin faydası olacağı inancında. Ortada verilmiş 7 kilo varken hiç kilo vermediğimi, boşuna uğraştığımı söylüyordu ta ki geçen haftaya kadar. Sonunda itiraf etti neyse ki! Ben de rahatladım.

Gerçi o kabul etmemiş bile olsa, kapı gibi oğlum var beni destekleyen!!!


- Baba, sen yiyorsun yiyorsun göbeğin kocaman oluyor. Annem rejim yapıyor, bak! göbeği küçücük oldu!


Hamiş: Ne demişler; dinsizin hakkından imansız gelir! :)))

Cumartesi Civciklerin yaşgünündeydik. Tibet’in giripte, çıkmak bilmediği evlerden bir tanesi onların ki! Neden istesin zaten, her şey çocuklar için bu evde.
Yazdan beri özleşmişiz. Bizim de birbirimizi görmek için güzel bir bahane oldu. Havalar ısınsın, bir daha bir araya geleceğiz inşallah :) Daha nice güzel yaşlarınız olsun benim canım civciklerim :)

Bir kapımız da Baharlar bizim. Pazar günü de onlardaydık. Bu sefer Yıldız ve Demir’de bizimleydi. Bücürler nedense birbirleriyle bir senkranizasyon yakalayamadı, bu durum bizi biraz yordu. Yağmur kuzusunun sebebi sonradan belli oldu. Meğer hastaymış. Geçmiş olsun kuzucum, çabuk iyileş emi! :(


Tibet Bey’i nihayet göz kontrolüne götürdük. Astigmatı varmış. Astigmat netlik sorunuymuş. Dedi ki doktorumuz; “Onun için dünya böyle, net görüntü hakkında bir fikri olmadığı için senin yardımına ihtiyacı da yok, çünkü o dünyayı böyle sanıyor ve ona göre bir düzen oturtmuş hayatında. Gözlük kullandıkça farkı anlayacak!”...


Anlayacağınız bebeğim artık gözlüklü bir bücür! Yakıştı da sanki :)

Son anda küçük bir not: Daha bu sabah bugün için "Bugün güzel bir şey olsa. Heyecan ve mutluluk veren..." diye bir dileğim olmuştu. Suyun Güncesi'ne bu dileğimi gerçekleştirdiği için çok ama çok teşekkür ediyorum...

30 Kasım 2011 Çarşamba

S-E-V-M-İ-Y-O-R-R-R-R!!!!

Saat gecenin üçü falan olmalı... ya da ben öyle sanıyorum... bilmiyorum ki... zaten ne farkeder ki? bu kaçıncı akşam... ikinci olmalı... bana daha fazlaymış gibi geliyor... işlerin yoğunluğu... üstüne uykusuz birkaç gece... önceden de olmuştu... geçmişti... bu daha farklı bir versiyonu... bu da geçer mi?... geçer...


Kabul et işte! Çocuk uyumayı S-E-V-M-İ-Y-O-R-R-R-R!!!!

- Anneeee!!!
- Efendim oğlum...
- .......
- Bir şey mi istiyorsun canım? Süt getireyim mi?
- Hayıırrrrrr!
- Yanına yatayım mı?
- Hayıırrrrrr!
- O zaman yatağıma gideyim!
- Hayıırrrrrr!
- Ayak ucuna uzanayım!
- Olmaaaazzz! Ayaklarım sana değiyor!
- E ne yapayım peki oğlum niye çağırdın ki beni!
- Dur orda!
- Tibet! Gecenin bi vakti saçmalama istersen! Ayakta bu uykuyla nasıl durayım? Üstelik üşüyorum!
- Bana neee! Dur orda!
- Beni sinirlendirme Tibet! Geç yana da yanına yatayım! Hadi, çabuk!!!
- Söylenme anne bana! Söylenmeee!!!
- !!!!!

13 Ekim 2011 Perşembe

Bilmiyorum!

Çocuk olmak lazım bu hayatta! Özellikle de dünyanın kendi çevresinde döndürüldüğünün farkında olan bir çocuk olmalı ama.


Düşünsenize; gece yatacaksınız, anneniz size “Hadi tatlım, uyku saati geldi” diyor. Siz bunu duymazlıktan gelip, önce salonda sonra anneyle babanın yatak odasında ondan sonra da kendi yatağınızda bir fasıl zıplıyorsunuz. Bu arada anneniz (sizi yatırmak onun görevi olduğundan dolayı!) sürekli başınızda “Hadi ama bebeğim, lütfen artık yatalım. Bak uyku saatin geçeli çok oldu.” diye sakin sakin sizi ikna etmeye çalışıyor.

Ortalama 20 dakika sonra (ki bu aslında daha uzun bir zaman dilimidir genelde) ikna olmuş ayakları yapıp, yatağınıza giriyorsunuz. Bir de düşünün ki; yatmadan önce çizgi film izleyerek uyuyanlardansınız. Halbuki anneniz ne kadar isterdi kitap okuyarak ya da masal dinleyerek uyumanızı... Ama bu ufak bir ayrıntı, takılmayıp, devam edelim.

Anneniz diyor ki “Hadi bir film seç!”. Sizin uyumamak için biraz daha vakte ihtiyacınız var. Ne yapmanız lazım? Mesela şöyle bir yol izleyebilirsiniz “Anne, ne izlesem bilmiyorum, sen seç!” Bunu dediniz demesine de, mevzuyu uzatmaya yetmesi için başka bahanelere ihtiyacınız var. Anneniz orada film seçerken, sizde kafanızdaki filmi döndürüyorsunuz.
“Çılgın Hırsız’a ne dersin?” diye sordu anneniz “Hayır” dediniz.
“Mega Zeka?” “Hayır”, “Oyuncak Hikayesi?” “Hayır”, “Elmo?” “Hayır”, “Caillou?” “Hayır”, “Arthur?” “Hayır”, “o?” “Hayır”, “Bu?” “Hayır”, “Şu?” “Hayır”!!!

Bu arada annenizin gözlerinin dönmeye başladığını farkediyorsunuz ama şimdilik oralı olmamaya kararlısınız. Anneniz hala sakinliğini korumaya çalışıyor çünkü, bunun farkındasınız.
“Peki tatlım, ne izlemek istiyorsun, sen söyle”
Cevabınız belli “Bilmiyorummmm anneee, sen seçççç!”...
“Tatlım, sen bilmezsen ben nasıl bilebilirim ki? Benim seçtiklerimi beğenmiyorsun zaten!” “Bilmiyorummm anneeee! Seç sennnn!”

Bu şekilde de en az yarım saat geçiyor. Bu arada annenin saçları iyice kabarmakta, gözleri de kırmızıya dönmekte. Bunu farkediyor ve en nihayet bir filmde karar kılıyorsunuz. Anneniz koyuyor filmi ve bu çekişmenin verdiği yorgunlukla yanınıza kıvrılıyor. Ama daha bitirmediniz tabi ki:
“Anne, süt yap!”

Anneniz kalkıp süt ısıtıyor, getiriyor. “Anneee, çok yapmışsın, şimdi karnım ağrııcak!” diyerek ağlamaya başlıyorsunuz. Anneniz sabırlı kadın neyseki, şanslısınız. Kendini tutmasını çok iyi başarıyor. Gözler kırmızıya döndü aslında çoktan ama o sesinin tonunu hala bozmuyor:
“İçme bebeğim hepsini sende, az iç, gerisini ben içerim!” “Ama getirmişsin işteee, içicemmm!” 
!!!!!!!

Anneniz sesini çıkarmıyor, artık sabır sınırlarının sonuna yaklaştı. İçmeye karar verip içiyorsunuz ama söylenmeyi de ihmal etmemek lazım, madem başladınız! Bardağı mutfağa götürüyor anneniz, gelip yanınıza uzanıyor. Tam iyice yerleşmesini bekliyor ve uyumadan önceki son vuruşunuzu yapıyorsunuz: “Anne benim karnım acıktı, peynir zeytin versene!”

Artık annenizin hem gözleri kırmızı hem de saçları tavana değiyor! İçinizde hafif bir korku var ama bu filmin sonunu getirmelisiniz. Hem, anneniz sabırlı kadın zaten ve üstelik size olan sevgisinin bir sınırı da yok, di mi ama canımmm?!

Küçük bir parça ekmeğin arasına zeytin ve peynir sıkıştırmış anneniz, getirdi yediniz. Bundan sonra yapacak fazla birşey yok artık. En fazla su isteyebilirsiniz ki o zaten yatağın kenarında her daim duruyor.

Anneniz yanınızda iyice gevşemiş ha uyudu, ha uyuyacak. Zaten bu arada filmin de sonuna neredeyse gelmişsiniz. Artık uyuyayım bari diyor ve uyumaya karar veriyorsunuz. Annenize son bir ültimatom veriyorsunuz: “Anne, sarıl bana!”

Ve nihayet... mutlu son...

Ama yok yok, biraz daha devam edelim:

Gece üçte uyanıyorsunuz, anneye sesleniyorsunuz, nasıl becerdiyse kalkmış gitmiş yatağına. Bak sen!!!

Anneniz geliyor : “Anne, benim canım birşey istiyor”
“Ne istiyor canım gecenin üçünde acaba canın!” ve işte asıl bombayı şimdi patlatacaksınız:
“Bilmiyorum anneeee, getir bişey işteeee!”

Eh, artık annenizin dönüşeceği yaratıktan ben sorumlu değilim, söyleyeyim!!!

16 Ağustos 2011 Salı

Şimdilik...

Son günlerde pek bir asabiyiz.

Önce bir şeyi yapmamak için, sonra benim ya da babasının kızdığını anlayınca bu sefer de yapmak için inatlaşıyor ve yetmiyor ağlıyoruz. Çoğul konuşuyorum çünkü bu durum etki-tepki misali karşılıklı.

Önce anlatmaya, izah etmeye, ikna etmeye çalışıyorum sakin sakin.
Ben sesimin tonunu olabildiğince yumuşatmaya çalıştıkça, onun sesi zıvanadan çıkmaya başlıyor. Onun sesinin tonu çığlığa dönüştükçe, benim sakinliğimin ipleri kopuyor.
“Yapmazsan yapma! Sen kazandın, ben artık sana yap demeyeceğim!” diyen, pes etmiş ama kızmış, küsmüş cümlem, onda bu sefer yapmak için ağlamaya, inatlaşmaya dönüşüyor.

Yoruluyorum...
Sürekli anlatmaktan, anlattıklarımı dinlemeyip burnunun dikine gitmesinden, zinciri kopmuş ağlamalardan...
Bir de dile yapışan “Sıkıldım”lardan ama en çokta o sıkıldımlara çare bulamamaktan.

Bu atışmaların ardından gelen “İsteyerek yapmadım, seni bir daha üzmeyeceğim”ler ısıtsa da içimi, beyne yerleşen yorgunluk hissini eritemiyor.
Şimdilik...

Yine de dün gecemin neşesi, bugünümün aydınlığı olan şu fotoğraflara bakıpta, yorgunluğumu hatırlamam mümkün mü?
Şimdilik... :)

 



9 Ağustos 2011 Salı

Ayrı tutmak

Çocukların beyinlerinden neler geçiyor bilemiyorsunuz. Kimi kişileri çok kolay kabulleniyor, kimilerini bir türlü kabullenemiyorlar.


Kabullenemediklerine karşı da ne yazık ki fazla acımasız oluyorlar. Acımasız oldukları kişi bir büyükse onları tolere edebiliyor ama bir çocuksa bu davranışları anlamlandıramıyor.


Eski iş arkadaşlarımla hala görüşüyorum. Elimizden geldiğince, 1-2 ayda bir kere bir araya gelmeye çalışıyoruz. Onlardan ikisinin de Tibet’le yaşıt çocukları var. Buluşmalarımızda bunun da etkisi büyük, çocuklar kaynaşsın istiyoruz. Ama nedendir bilinmez, Tibet diğer bücürler tarafından, en başından beri pek kabul görmedi. Sürekli ayrı tutuluyor, oynamak istenmiyor ve oğlum hep uzaktan izleyen oluyor. Dediğim gibi onları bu yüzden suçlayamam, sonuçta kafalarında neler döndürüyorlar bilemiyorum, neticede çocuklar işte. Ama oğlum için üzülmemek elimden gelmiyor. Üstelik onlar istemedikçe benimki daha çok onlara yakınlaşmak istiyor, büyük ihtimalle niyeti bu inadı kırmak.


Ne yazık ki onun bu ısrarı daha fazla gerginliğe yol açıyor. Son buluşmamızda da aynı şeyler tekrar edince, bir dahaki her buluşmaya artık Tibet’i götürmeme kararı aldım. Onun her seferinde üzülmesindense böylesi daha hayırlı.


Neyseki çocuklar çabuk unutuyorlar. Yolda gelirken evde onu bekleyen sürprizin heyecanı çoktan sarmıştı bile kendisini. Sürprizini o kadar çok sevdiki, iki gün boyunca neredeyse başından kalkmadı. Sürekli “inşaat” yapmak istedi. Yine sürpriz olan arabalı tabağından yemeğini yiyip, kupasını araba gibi kullandı.


Yine sonraya sürpriz niyetine bırakılan helikopterini evin dört bir yanında uçur(t)du. Üstüne Pazar akşamı babasıyla o kadar güzel oynadılar ve bizi de o kadar eğlendirdiler ki... Uzun zamandır gözlerimden yaş gelene kadar güldüğüm olmamıştı.

 Canım oğlum, Allah hep güldürsün yüzünü...