OGLUMA OZEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OGLUMA OZEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2013 Perşembe

Gözlerim sende kaldı...

Özür dilerim...

Bir süredir senin için açtığım bu bloğa yazma hevesim kalmadığı için...
Ne kadar istemesem de, son günlerde yaşadığım sıkıntıları sana yansıttığım için...
Bu yansıttıklarım yüzünden, dönem dönem aramızda oluşan gerginlik için...


Bilmeni istiyorum ki; seninle gurur duyuyorum...

Bana rağmen içindeki sevgiyi ayakta tutabildiğin için...
Gözlerinde hala mutluluğun ışığı parladığı için...

Bu sabah öyle bir ışık saçıyordun ki etrafına...

Gözlerim de... aklım da... sende kaldı...

Çok seviyorum seni... Çok!!!

19 Temmuz 2012 Perşembe

ve... 5!


Sana söyleyecek çok şeyim var aslında...
Şöyle oturtup seni karşıma...

“Senin için çok hayallerim var...
Yani öyle büyüyünce şöyle ol, böyle yap gibi değil.
Sana bırakmak istediklerimle ilgili, sana örnek olmakla alakalı...
biliyorum çünkü, önündeki en büyük örnek biziz senin.
Bize bakıp kendine huylar edineceksin...
işlerin bazen istediğim gibi yürümediğini hissediyor olsam da, bazen, neler oluyor böyle, nerede yanlış yaptık desem de, endişelensem de...
gözüme gözüme soktuğun güzel huylarını görüp, rahat bir nefes alıyorum...
şükrediyorum sonra...”

Okuyup, sevdiğim bir kitapta romanın kahramanı bir yerde diyor ki;
“Çocuğum bu hayatta nefes alabildiğim tek nokta!”

Sen de benim için öylesin.

Nefesimsin.

Gerçek sevgisin.
Beklentisiz... Katkısız...

Anlayışsın.
Hoşgörüsün.
Şefkatsin.

Güzel bir tebessüm,
Kalp yumuşaklığımsın.

İçimi ısıtansın...

Hem her şeyimsin...
Hem de biriciğim...


Dilerim ki; içindeki sesi dinleyenlerden ol.

Canım oğlum.
İyi ki varsın.

Nice mutlu yılların olsun...

19 Temmuz 2011 Salı

4 yaş manifestosu

Seninle bir araya gelişimiz biraz zorlu oldu.

Bu zorluğun etkisinden belkide, ilişkimiz de zorlu geçiyor. Aramızdaki aşkın büyüklüğü aşikar olsa da ilişkimizden yola çıkarak sana naçizane birkaç tavsiyem olacak.

Çok kıskanç olmanı tavsiye etmem. Hele ki sevdiğini akrabalarından bile kıskanan bir sevgiliyi kimse istemez, aksine onlarla aranı ne kadar iyi tutarsan sevgilininin sana olan aşkı o kadar kalıcı olur, benden söylemesi. 


Eski aşklardan konu açma. Ne ona sor, ne kendin bahset. Geçmiş adı üstünde geçmiştir. Enerjinizi bitmişe harcayıp, birbirinizi yıpratmayın.



Onun ihtiyaçlarına, isteklerine, anlatmaya çalıştıklarına karşı duyarlı ol. Kadınlar anlaşılmak ister. Biz sizler gibi konuya direk giriş yapmayı sevmeyiz. Sözcüklerimizin içinde çözülmesi gereken şifreler vardır. Bunun ne kadar erken farkına varırsan, bir kadını anlamak konusunda o kadar başarılı olursun.



Bir kadın hakkında bilmen gereken en önemli şeylerden biri alışveriş tutkusudur. Onunla alışveriş yapmayı başarırsan, tüm kadınların gözde sevgili adayı olursun, haberin olsun ;)



Bir kadın korunmayı, kollanmayı sever ama bunu abartırsan bir bakarsın elinden uçmuşşş, gitmiişşş! Her şey dozunda güzeldir, bunu sakın unutma.



Lütfen sevdiğinin gözlerinin içine bakarak konuş. Onunla konuşurken gözün başka yerlerde olursa, bir bakarsın o da başka yerlere gitmiş. Farkına bile varmazsın, öyle kalakalırsın.



Sakın değiştirmeye kalkacağın biriyle birlikte olma. Değişmesini isteyeceğin biri zaten seveceğin biri olamaz ki! Karşındakinin sana uyum sağlamasını istemeye başladıysan, hemen uzaklaş ondan. Hem kendin, hem onun için emin ol böylesi daha hayırlı. Unutma ki; olduğu gibi kabul edeceğin biriyle mutluluğu bulabilirsin. 



Diyelim ki evlenmeye (ya da biriyle birlikte olmaya) karar verdin ve bu kararından emin olmak istiyorsun. Allah’tan bir işaret iste, mutlaka gelecektir. Ama işaretlere açık ol ki, kaçırmayasın...



Bir ilişkinin yürümesinin en önemli koşullarından biri, inadını gereksiz yere sürdürmemek ve özellikle karşı taraf haklıysa özür dilemeyi bilmektir. Karşındaki insanın sana olan sevgisine güvenip, gereksiz inatlaşmak ve kendini haklı çıkarmaya çalışmak bir ilişkinin yıpranmasında en büyük etkenlerdendir. 


Lütfen sevdiğin insanı incitme gereksiz yere...


Büyük ihtimalle büyüdüğün zaman kendi kendine annem 4.yaşgünümde bana niye bunları niye yazmış diyeceksin. Bu manifestonun yazılmasının en önemli sebebi şudur ki oğlum; 4. yaşına kadar ki en belirgin özelliklerinden biri bu inat halin de o yüzden :)


Canım oğlum, SüperCan’ım, BenTen’im...
Dilerim ki bu gülen gözlerindeki ışık hep devam etsin. Karşına çıkacak sorunlar seni korkutmasın, sakin ve çözümcü ol. Anını yaşa hep. Geçmiş ve gelecek seni yıldırmasın. Sevgi dolu ol, sevgi saç etrafına. İnsanlar sana bakınca huzur bulsun, senin yanında olmaktan keyif alsın. Sağlıklı, bereketli bir ömrün olsun, hem maddi hem manevi.

Aşk hep seninle olsun oğlum... Seven ve sevilen ol...

Sana sevgimi ifade edecek bir cümle yok...
Ne yazsam, ne desem eksik kalır.

İyi ki varsın oğlum... İyi ki doğdun...

1 Mart 2010 Pazartesi

Mektup

Oğlum...

Sen aramıza katılmaya karar verdiğinde ben 34 yaşındaydım.

37.8 yaşındayım artık.

Hayattan çok büyük beklentilerim olmadı benim.
Ulaşılmaz hedeflerim olmadı, hatta ulaşılabilir hedeflerim bile olmadı.

Mesela, üniversiteye gitmeyi hayal ettim ama bu benim hedefim olmadı hiç (zaten gerçekleşmedi). İyi bir mesleğim olsun diye hayaller kurdum ama bu benim hedefim olmadı hiç (gerçekleşti mi, o da tartışılır). Hiç hırslarım olmadı, muhakkak yapmalıyım dediğim.

Mesela evlenmeyi hayal ettim ama evlilik hedefim olmadı hiç. Babanla karşılaştığım sıralarda evlilik hayal bile olmaktan çıkmıştı ve “ideal eş” tanımından da çok uzağım üstelik :)

Ve oğlum; bir çocuğum olsun hayalleri kurdum ama anne olmak hedefim olmadı hiç. Kendimi bir anne olarak düşünmek çok uzak gelirdi hep.

Ama...

Senin karnıma düştüğünü biliyordum!
taaa içimde, tam kalbimde... hissettim seni, duydum sesini...

Geldiğini hissedince anladım aslında bütün hedefimin “senin annen olmak” olduğunu, o zamana kadar sadece bunun için yaşadığımı!
Dünyam seninle renklendi, seninle anlam buldu.

Ve o andan itibaren attığım her adımı sana layık olmak için atmaya başladım.
Evet, evet, tam anlamıyla sana layık olmak için!

Senin varlığınla anladım, evladın ebeveynine layık olmasının değil, ebeveynin evladına layık olması gerektiğini.

Anladım ki; senin gözlerinin gülmesini istiyorsam eğer, önce kendi gözlerimin gülmesini sağlamalıyım. Senin hayata tutunmanı istiyorsam eğer, önce ben hayata tutunmalıyım. Senin her koşulda dengede kalmanı istiyorsam eğer, önce ben dengede kalabilmeliyim. Senin “hala umut var” demeni istiyorsam eğer, önce ben umutlarımı canlı tutabilmeliyim.

Senin “SEN” olmanı istiyorsam eğer, önce ben kendimi bulmalıyım.

Yani demem o ki bebeğim:


Arkandan kulağına fısıldayan olmadan “Anne seni çok seviyoyum” dedin ya bana, artık layık olmak için ne yapsam az sana!

23 Eylül 2009 Çarşamba

Uyuyamadım!

Çevremdeki arkadaşlarım bilirler, Tibet’in doğumuyla hayatımda birçok değişiklik oldu. Bu sadece anne olmak ve onun getirdiği güzellik ve zorluklarla ilgili değişiklikler değil. Bir nevi Tibet’le birlikte yeniden doğuş diyebiliriz. En azından kendini yenileme...

Tibet’in doğumuyla birlikte beni “ona iyi, örnek bir anne olabilmek” telaşı sardı. Yıllarca, uzaktan izlediğim, sadece okuyup, “evet, çok doğru” dediğim kişisel gelişim benim için elzem oldu. Okudum, okudum, araştırdım, sabah akşam zikirler yaptım, seminerlere gittim... En sonunda hayata daha olumlu bakmak için, sabretmeyi öğrenmek için kendime bir yol arkadaşı edindim. Bu süreç hala devam ediyor ve devam edecek. Öğrencilik hiç bitmez. Umuyorum ki bu çabalarım yerini bulur.

Ne yazık ki bazen, tüm bu didinmelerimi unutabildiğim şeyler yaşanabiliyor Tibet’le aramızda ve ben zıvanadan çıkmış bir anneye dönebiliyorum Pazartesi akşamı olduğu gibi :(

Pazartesi akşamı Tibet’in tüm huysuzluğu, tüm inatçılığı üstündeydi. Neye yapma desem inadına yaptı, ben izin vermeyip, istediği şeyden uzaklaştırdıkça da avazı çıktığı kadar ağladı. Pazartesi akşamı yatağa girdiğimde benim de onun da saçlarımız sinirden tavana vurmuş haldeydi.

Bilgisayarı karıştırmak istedi, ben izin vermedim, o ağladı.
Buzdolabını, mutfak dolaplarını karıştırmak istedi, ben izin vermedim, o ağladı.
Erken bir saatte çizgi film seyretmek istedi, ben izin vermedim, o ağladı.
Uyumak istemedi, uyuması için direttim, ağladı.

Uyudu, odaya götürdüm, gece süt için uyandı, salona gitmek istedi. Gecenin o saati savaşacak halim olmadığı için salona gittik, ikili koltukta uyuduk. Sabah 6 civarı tekrar uyandı ve süt istedi. Ben “ne zaman gece sütünden vazgeçeceksin, ne zaman kendi yatağında yatacaksın, ben ne zaman kesintisiz bir uyku uyuyabileceğim” diye, söylene söylene sütünü hazırladım. Sonra annemden Tibet’in yanına geçmesini istedim 1 saat bile olsa kendi yatağımda uyuyabilmek için. Yatağıma giderken havanın tekrar yağmur yüklü olduğu dikkatimi çekti.

Yattım.

Aklıma çocuğunu sele kaptıran anne geldi...

Bir an onun yerine koydum kendimi.
Beynim uyuştu, kalbim ağrıdı.
O an onun yaşadığı tüm pişmanlıkları yaşadım. Yapmasına izin vermediği için, çocuğunun gözünden akan her damla yaş için kendini nasıl suçladığını...
İnsan böyle bir acıya nasıl dayanır? (Zaten kalp krizi geçirmiş ve kendine geldikçe sürekli uyutuyorlarmış)
Düşüncesi bile korkunç!

Sonra Tibet’le akşam yaşadıklarıma döndüm. Yapmasına izin vermediğim herşey için, döktüğü gözyaşına...

“Hangisi önemli” diye sordum kendime.

Bilgisayarı kurcaladığı, kurcaladığı sırada belki 1-2 programa zarar vermesi ya da bir iki belgeyi silmesi mi, bilgisayarı karıştırırken sanki çok önemli birşey yapıyormuş edasıyla heyecanlanması mı?
Biraz oynamasına izin verip, sonra dikkatini başka bir yöne çekemez miydim?

Mutfak dolaplarını ve buzdolabını boşaltırken takındığı ciddi tavır, tekrar yerlerine koymak için sarfettiği çabayı izlemek mi, yoksa belki de kırılması ya da dökülmesi olası bir iki tabak mı?
Başında durup, kendini incitecek birşey yapmasını önleyemez miydim?

Ne olurdu çizgi filmini daha erken saatte seyretse? Hatta iki kere üst üste seyretse? O filmi izlerken replikleri tekrar etmeye çalışması, bazı sahnelerde kıkırdaması, bazı sahnelerde “anne bak, gidioooo” diyerek heyecanını benimle paylaşması mı yoksa “günde bir saatten fazla tv izlettirmem ben arkadaş” diyen kuralcı anne olmak mı?

Sabahtan akşama senin yolunu gözlemiş olan çocuğunun, sırf seninle vakit geçirmek için uyumak istememesi, seninle oynadıkça mutlu olması, mutluluğunu öpücüklerle, kucaklamalarla göstermesi mi daha önemli, yoksa çocukların 20.30-21.00’de yatmaları gerektiğini söyleyenler mi?
Onlar, çocuğunun seninle bir saat fazla zaman geçirdiğinde ne kadar mutlu olduğunu görüyorlar mı beyanat verdikleri yerden?

Ne olur gece iki kere süt için uyansa? Alışkanlıksa alışkanlık! Bizim alışkanlıklarımız yok mu hiç? Elime mi yapışıyor, bir saat az uyku benim hayatımdan neyi eksiltiyor?

Varsın yatağında uyumasın, onun odasını oturma odası gibi düzenleyiveririz, olur biter! Odasını düzenleyene kadar, ikili koltukta, yanında kıvrılıveririm. Biraz sırt ağrısıyla günümü geçiremez miyim? Vakti zamanında hergünümü başağrılarıyla geçiren ben değil miydim? Çocuğum için bir süre sırt ağrısı çekemez miyim?

Aklıma düştü, sabahın 6’sında, elinden çocuğu kayıp giden anne...
Nefesim daraldı, kalbim sıkıştı...
Uyuyamadım...

Allah kimseyi evlat acısıyla sınamasın!

Oğlum

İyi ki varsın!

Bu yazı, selden hemen sonraki hafta yazılmıştı...

25 Ağustos 2009 Salı

Doğum Hikayesi

Uzun zamandır planlıyordum aslında bu yazıyı yazmayı. Bir türlü elim gitmedi...
Daha önce Tibet'in ilk geliş hikayesini yazmıştım. Devamını getiremedim.


Tibet'in haberini alışımızdan sonrası bizim için rüya gibiydi. İlk kalp atışını duyuşumuz, cinsiyetini öğrenişimiz, isim bulma çalışmaları, 3 boyutlu ultrasonda ilk görüşümüz, ilk tekmesi, karnımdan hareketlerini izleyişimiz...

Hep normal doğum istedim. Adı üstünde işte, normal...
Neyseki doktorum da normal doğum taraftarıydı.
Tibet'in gelişimi gayet iyi gidiyordu. Artık doğum zamanı yaklaşmıştı ve kontrollerim de sıklaşmıştı... En sonunda doktorum "gel Tibet'in perşembe" doğurtalım dedi. Nasıl?!
"Merak etme, normal doğum olacak. Lavmandan sonra 8 saat içinde doğurursun" dedi. Peki?!

Doktordan daha iyi bilecek değilim ya, ilk yaptırdığı doğum benimki değil ne de olsa... Çıktım, eşime haber verdim, o da şaşırdı haliyle... Birkaç kişiye sordum, lavman yapıldıktan sonra normal doğum süreci başlarmış. İyi o zaman... Hayırlısı!

Çarşamba gecesi gittik hastaneye. Odaya yerleştik. Gece 2 gibi lavman yaptılar ve bekleyiş başladı. Uyu uyuyabilirsen! Sabah oldu, sürekli kontroller, kasılmaları takipte hemşireler. Birşey yok! Epidural anestezi uzmanı geldi, epidurali verdi... de... zaten birşey yok ki! Öğlen kasılmalarda hala bir gelişme olmayınca, suni sancı verdiler.

İlk sancı girdiğinde ayaktaydım. Neye uğradığımı şaşırdım. Sancı öylesine şiddetliydi ki, yere düşmemek için tutunmak zorunda kaldım. Sonrası çok hayal meyal. Apar topar doğumhaneye aldılar beni. Eşimin boynuna sarıldım beni bırakma diye! Hiç niyeti yokken o da girdi doğuma. İyi ki girdi, o olmasaydı, öyle bir acıya dayanamazdım.

Doğumdan sadece doktorun "ıkın!" dediğini, bir ara sinirlendiğini ve Tibet'i kucağıma bırakılışını hatırlıyorum. Avaz avaz ağlayan, pembe beyaz bir varlık. Sadece gülümseyebildim, onu kucağıma alacak gücüm, takatim yoktu. Zaten sonrasını hatırlamıyorum...

Gözlerimi açtığımda odaya alınıyordum. Yüzler endişeli bakıyordu bana. Meğer Tibet'in odaya getirilişinden 1,5 saat sonra çıkmışım doğumhaneden! Haklı olarak endişelenmişler, birşey oldu sanmışlar.

Tibet'i getirdiler :) öyle güzeldi ki... Pembe, beyaz... yüzünde yer yer morluklar vardı. Eşim "çok zor bir doğum oldu ama sen başardın, seninle gurur duydum." dedi "ama bir daha normal doğum yapmana izin vermem, ona göre!"...

Sütüm mü az geliyordu, ben mi beceremedim bilmiyorum. Bu yüzden göğüs uçlarım yara oldu. Üstelik 7 ay geçmedi. Her emzirmenin başlangıcı büyük bir acıydı...
Neyse... Gün içinde çocuk doktoru gelip, kontrol etti. Arada birşeyler mırıldandı ama anlamadım. Ertesi gün, çocuk nöroloğu geldi. Tibet'in kolu için fizyoterapist bulmuş, onun telefonunu, adresini verdi. Kolu!? Kolu?! Nesi var, ben neden farketmedim? O yüzden mi hep battaniyeye sarılı geliyor?

Eşim, doğumun zor olduğunu, Tibet'in kolunun yukarıda kaldığını, bu yüzden dışarı zor alındığını, vakum kullanmak zorunda kaldıklarını, ilk vakumun kırıldığını (doktorun sinirlenmesinin sebebi buymuş), bana ciddi bir kesik atmak zorunda kalındığını anlattı. Ben bütün bunlar sırasında baygın değildim ama acıdan hatırlamıyorum öyle mi?

Sağ kolu yukarıda kaldığı için sinirler zedelenmiş ve kolu hiç hareket etmiyormuş. Dünden bu yana farkında değilim öyle mi? Mutluluktan gözüm bu kadar kördü yani, öyle mi?

Tibet'in kolunun durumunu öğrendiğimdeki duygularımı ifade etmem mümkün değil. Sanki uzaktan dinliyor gibiydim. Beynim sarsıldı sanki, kalbim boğazımda atmaya başladı. Kendimden nefret ettim. Niye normal doğum istedim...? Yap işte sezeryan, ne olurdu yani? Niye bu doktoru seçtim...?
Üstüne çıkacağımız gün, yeterli süt alamadığı için sarılık olduğunu öğrendik...

Sarılıktan kurtulması iki ay sürdü. Her gün gidip topuğundan kan aldırdık. Işık tedavisi gördü, günlerce hastanede kaldı. Her gün süt vermeye gittim ya da eşim götürdü.

Asıl maraton 2 aydan sonra başladı. Fizyoterapistle görüştük. Verdiği hareketleri hiç aksatmadan uyguladık. Fizyoterapistin ofisinde ne kadar oyuncak varsa hepsinden aldık. Emzirirken ilk defa elini göğsüme attığında mutluluktan ölebilirdim. Elini kaldırıp, birşeye uzandığında, kapının üstüne attığımız rüzgarlığa vurmaya çalıştığında, elini ensesine götürüp kaşımaya çalıştığında...

Fizyoterapisti her gidişimizde bir öncekinden daha memnun oluyordu sonuçlardan. 1,5 yaş civarıydı sanırım "Artık gelmenize gerek yok. Bence hiçbir şeyi kalmadı. 3 yaşında yüzmeye de verirseniz, harika olur." dedi.

Buradaki mutluluğumu da kelimelere dökemem.



En önemlisi Tibet'in savaşmasıydı ve O bunu başardı.
Oğlumla gurur duyuyorum.

Allah'ıma şükrediyorum: Tibet'in hayatımdaki varlığı ve sağlığı için... Şükürler olsun!

3 Temmuz 2009 Cuma

Yeni Fotoğraflar

Hazır grafikerken, bu işleri biliyorken, biraz tasarım yönüme ağırlık verip, fotoğraf sanatçılığı mı yapsam? :P

Benim oğlumun da yaşgünü yaklaşıyor, ona da yaptım iki tane...

bunu dün

bunu da bugün

yaptım.


Artık tutmayın beni :P



Bu akşam itibariyle bir hafta yokuz. Tatile gidiyoruz.

Bizi özleyin anacım :)

28 Nisan 2009 Salı

Şu annelik dedikleri

Tibet geçen hafta annemdeydi, bu hafta da orada. Annem, babam rahatsız diye bu hafta da gelmek istemedi. Doğal olarak ben hafta sonu oradaydım.

Oğlumuz öyle anne baba arayan, huysuzluk yapan bir çocuk değil. Bu bir yandan iyi bir durum aslında. Bir yere gideceğimiz zaman gözümüz arkada kalmıyor. Bu haftalarda olduğu gibi, annem işi olduğu zaman onu da alıp götürebiliyor.

Bu hafta sonu, oğlumun bu özelliğinin bizi özlemesine engel bir özellik olmadığını anladım. Bizi gördüğünde yüzünün nasıl aydınlandığını gördüm. Özlemle sarılışının tadına vardım. Eşim kalmadı ama kaldığı süre boyunca babasıyla vakit geçirmek için bir sürü oyun türetmesini izledim. Ertesi günü ben gidinceye kadar da bir koala misali kucağımdaydı çoğunlukla. Aklına geldikçe gelip öptü, bol bol sarıldı bana. Sürekli bir şeyler anlattı, yeni kelimeler söylemeye başlamış, onlarla ve kendince kelimelerle...

Oğlum böyle gittiği zamanlarda hep buruk oluyordum ama bu sefer daha buruk döndüm. Onun bize olan bağlılığının farkında değilmişim. Bunu farketmek çok ama çok mutlu etti beni, oğlumu hafife almışım galiba :)

Nasıl bir bağdır şu anneyle çocuğu arasındaki?
Hadi anne 9 ay karnında taşıyor, o süre boyunca onunla kendi arasında ciddi bir bağ kuruyor. Çocuk annesinin kokusunu tanıyor, başka bir sürü bilimsel açıklaması da var bu durumun... Anlatması da anlaması da zor ancak yaşandığında anlaşılacak bir durum...

İyi ki anne olmaya karar vermişim...

Bebeğim, anneliği bana tattırdığın için sana minnettarım.
Seni çok seviyorum....

16 Nisan 2009 Perşembe

Simurg Efsanesi


Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg (Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...

Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...

"Aşk Denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık Vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs Ovası"nı aşıp, "Kıskançlık Gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk Denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık Vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp. Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş. (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış) Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş yıkıntılarını özlemiş. Balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "Şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "Yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...

Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş anlar ki, aradıkları sultan kendileridir ve gerçek yolculuk kendine yapılan yolculuktur.

Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünüzde uçmak zamanıdır...

Kaynak : Anonim

20 Mart 2009 Cuma

Yar Saclarin Lule Lule...


Kücükken, gençken çocugumu hep sarisin, kivircik saçli ve renkli gözlü hayal ederdim. Valla her genç kiz gibi benimde evlilik hayallerim vardi. Evlilik hayali kurmayan topu topu kaç tane genç kiz vardir, dürüst olalim :)))

Itiraf ediyorum o zamanlar çocugumu kiz hayal ederdim. Hamile kalipta çocugumuzun cinsiyetini ogrenecegim gün ise, doktor kiz deseydi büyük hayal kirikligina ugrayacaktim. Niye bilmiyorum, o kadar istiyordum ki erkek olsun, kendime hayret ediyordum. Allah'a sükür ki dilegim kabul oldu. 4 aylik erkek istegim o kadar güçlüymüski, yillarin kiz istedigini bastirmis. Simdi dünyalar tatlisi bir oglum var. Ustelik kivircik saçli, sarisin ve hala ne renk oldugunu çözemedigim gözlere sahip.

Tibetim. Bizi annen ve baban olarak seçtigin için çoookkk tesekkür ediyorum sana.
Seni çoooookkkk seviyorum.

12 Mart 2009 Perşembe

Tibet'in gelişi

Gecen hafta en iyi arkadasim, oglumun manevi teyzesi Aylin'le bulustum. Telefonla gorusuyor olsakta, cok sik bir araya gelemiyoruz. Bu yuzden sohbet baya uzun oluyor ve cok dogal olarak Pamuk Prensimizden de konu aciliyor...

Aylin'e Tibet'ten bahsederken "Bu gune kadar bosa yasamisim, bunu Tibet dogduktan sonra anladim" dedim...

Bu blogu en cok Tibet'e hatira olsun diye actim. Madem oyle, sadece onun hikayelerine degil, benim, babasinin onunla ilgili duygularimiza da yer vermeliyim. Hatta onun bize katildigi gunden itibaren hissettiklerimi, hissettiklerimizi.


Nasil baslayacagimi bilemiyorum...

Tibet'ten haberdar oldugumuz ilk gun...

Iki hafta bekleyisten sonra evde gebelik testi yaptim, sabah ise gitmeden once. Pozitif! :)
ama guvenmemek lazim, bir de kan testi. Sevgilime haber vermeliyim.
- Uyan! Galiba hamileyim!!!

Sevinc. Mutluluk. Heyecan.

- Ise gidince bir kan testi yaptiracagim, seni haberdar ederim.

Oglen olmak bilmedi. Sibel ve Beste'yle ise en yakin tip merkezine gidiyoruz.
Kani verdim, aksama gelin dediler. Bugun bitmeyecek!

Aksam Nuriye yanimda. Testi almaya giderken heyecanimi yatistirmaya calisiyor.
Oyle korkuyorum ki! Ya benim yaptigim test yanlissa... Yol uzuyor.

Geldik, testi istedim. Verdiler. Acarken cok heyecanliyim. POZITIF!

Allah'im sana sukurler olsun! Nuriye'yle sarmas dolas... Hemen sevgilimi aramaliyim.
- Sevgilim, baba oluyorsun!

Sesindeki sevinci hic unutmadim, heyecanli gulusunu :)

Ben ne haldeyim bilmiyorum. Galiba ayaklarim yere basmiyor!

Allah'im sana sukurler olsun!!!

9 Şubat 2009 Pazartesi

Vazgectim


Vazgectim...

Fotografci olmaktan...

Muhtemelen olamayacaktim zaten, o yuzden yerinde bir karar oldu.

Vazgectim fotografci olmaktan cunku, farkettimki oglumdan 'daha'si yok bu dunyada!

Aman yanlis anlamayin; kendini ve sevdiklerini begenmis biri olmadim hic ama gozum, gonlum ondan baskasini gormuyor iste!

Yani siz soyleyin; onun gulusunden baska kimin gulusu aydinlatabilir icimi, 'daha fazla' kim isik sacabilir gonlume?

Gozunden akan yastan 'daha fazla' icimi ne acitabilir?

Onun caninin yanisindan 'daha fazla' canimi ne yakabilir?

Bazen yanina uzandigimda, uyumak icin yuzunu yuzume yaslamasindan 'daha cok' icimi ne isitabilir?

Gozlerini ayirmadan ondan 'daha iyi' kim dinleyebilir beni, sanki anliyormus gibi?

O boncuk gozleriyle kim ondan 'daha ilgiyle' 'daha sevgiyle' bakabilir bana?

Moralimin bozuk oldugu zamanlarda kim kucuk bir tebessumuyle herseyi unutturabilir bana?

Simariklik oldugunu bile bile, baska kim istedigini yaptirabilir bana?

'Daha'si var mi soyleyin...

Ve soyleyin, her haliyle kim ondan 'daha iyi' poz verebilir bana?

Yani soyleyin, ondan 'daha guzel' kim, ne olabilir?

Hadi ama soyleyin, bu dunyada ondan baska kim ya da ne bana herseyi 'daha cok' hissettirebilir?

Kisacasi...

Vazgectim fotografci olmaktan...

Cunku...

ANNE olmaya karar verdim!...

10/10/07, 04:50, Adapazari