Benden dökülenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Benden dökülenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2013 Salı

Ne yapmalı?

Bir süredir düşünüyorum... Burayı ayakta tutmanın, hareketlendirmenin bir yolu olmalı ama bu nasıl olmalı işte onu bir türlü bulamıyorum. Bulamayınca da "Kapat işte, neyi zorluyorsun?" diye soruyorum kendime... onu yapmayada kıyamıyorum...

Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali kendimi iki arada bir derede hissediyorum... İnterneti her açışımda ana sayfamın bloğum olmasından sebep her sabah vicdanımla cebelleşiyorum.
YAZ ARTIK!!! YAZ ARTIK!!!

Tibet büyüdü. Büyüme hızıyla anıları bir köşeye yazma hızı birbirini tutmaz oldu...

Hafta sonu Neslihan geldi. İyi ki geldi, anıları kısa kısa da olsa bir köşeye yazmanın ileride çok keyifli anlar yaşatacağından bahsettik...

Ama benim için işin zor olan tarafı elime defter kalem almamak. Ben blog yazmaya başladığımdan beri hep klavye başında, bilgisayara döküyorum anılarımı. Yani, ben bazen fırsat bulup buraya yazana kadar balık hafızalı benliğimden uçuşup gidiyor yaşananlar...

Ama işte yapmalı bir şeyler. Yazdıkça yazasım gelir elbet... Elbet gelir de, işte ne zaman gelecek o yazma hissi ondan emin değilim...

Belki de sırf blog sayesinde edindiğim güzel dostluklar, böyle güzelim sürprizler için ayakta tutmalıyım bu bloğu....


Neslihan be! Yavrum sık sık gelsene sen buraya ;)

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Sana bunu öğretmemeliydim!


Bir gece uyku öncesi sohbetteyiz. Ertesi gün ona dondurma alma sözü vermişim.
Bana sarılıp “Hemen uyuyayım ki; çabuk sabah olsun, seninle beraber dondurma yiyelim!” diyor... Benimle birlikte olmanın ve dondurma yemenin heyecanı onun uykuya çabuk teslim olmasını sağlıyor...

Bu aralar bana olan aşkı yine dorukta... “Seni çok seviyorum!” demek, bana sarılmak için bin türlü bahane üretiyor. Akşamları bensiz uyumak istemediği için ananesinde bile kalmıyor...

Benden mutlusu yok!

Aradan zaman geçmiş... Yine uyku öncesi sohbetteyiz.
Öpüşüp, koklaşmalar arasında ertesi gün yine dondurma yemek istediğinden bahsediyor ama hafta içi ve ben çalışıyorum. Dondurmayı ananesiyle alması gerekecek... Üzgün ama dondurmanın onu heyecanlandırmaması mümkün değil. “Eğer hemen uyursan, sabah çabuk olur ve sen de ananenle gidip dondurma alırsın.” diyorum... Dönüp yüzüme bakıyor ve hüzünlü bir gülümseyiş yerleşiyor suratına: “Sana bunu öğretmemeliydim anne!”....

Şaşkınlıkla yüzüne bakıyorum, sonra beraber kahkahalarla gülmeye başlıyoruz... ve birbirimize sıkı sıkı sarılıp, beraber uykuya dalıyoruz...


Senin kahkalarınla benim kalp çarpıntım doğru orantılı...
Bunu biliyor musun?

6 Mayıs 2013 Pazartesi

İnsanın canı çocuğunda...


Geçtiğimiz hafta bir tuhaf hastalık atlattı Tibet. İsmi cismi yok...
Daha doğrusu, doktorumuz Tibet’e kan almak, serum takmak gibi canını yakacak, korkmasına sebebiyet verecek şeylere başvurmak istemediği için, antibiyotik tedavisine cevap verirse bunlara gerek kalmaz diye düşündüğü için ismi cismi yok...

Neydi bu hastalık bilmiyorum.
Kan alınıp test yapılsaydı, serum takılsaydı bir faydası olur muydu onu da bilmiyorum.
Tek bildiğim 41lerle başlayıp, 37,5lara ancak 5 günün sonunda düşen ateşle boğuştuğumuz...

İnsanın canı çocuğunda...

O orada öyle baygın yatarken, ateşi düşsün de gözünü açsın diye beklerken nefes alamadım resmen...
Ateşi düşüp, bir şeyler isteyebildiği zamanlar döndü dünya...
İstediği bir yudum su büyük mutluluk oldu evde...
Ateş düşürücüsüz geçirdiği ilk gün, bir zil takıp oynamadığımız kaldı...

Ateş gitti... gitti gitmesine de, arkasından öksürüğü bıraktı...
Elbet o da gidecek...

Biliyorum, daha beterleri var bu hayatta... ama...

İnsanın canı çocuğunda...


Allah hepsine sağlıkla sıhhatle büyümeyi nasip etsin...

23 Ocak 2013 Çarşamba

Ne zaman istersen...


Bazen yaşadıkların, tanık olduklarının yanında ne kadar da hafif kalıyor...
Kıyas bile kabul etmez!

İstiyorsun ki; söyleyeceğin tek bir söz karşındakine merhem olsun...
Ama bir yandan da, söyleyeceğinin senin düşündüğünün aksine,
belki de, yaraya tuz basma ihtimali seni susturuyor...

Dokunmak istiyorsun...
bu dokunuşunla onun tüm acılarını silmek...
bitirmek...
ama biliyorsun işte...
bu mümkün değil!...

Ne yapsan, ne söylesen elle tutulur bir yanı olmayacak...
Ne yapsan, ne söylesen onu daha iyi hissettirmeyecek...

Kendini aciz hissediyorsun...

Yapabileceğin tek şey onun yanında olmak... biliyorsun...
ve onun da bunu hissetmesini, bunu bilmesini istiyorsun...

Dostum...

Yanında olmaktan başka yapabileceğim bir şey var mı?...
Elimden fazlası gelsin isterdim...
Seni iyi görmeyi o kadar çok istiyorum ki...

Hep yanında olacağım...

Sen istediğin sürece...

10 Ocak 2013 Perşembe

Gözlerim sende kaldı...

Özür dilerim...

Bir süredir senin için açtığım bu bloğa yazma hevesim kalmadığı için...
Ne kadar istemesem de, son günlerde yaşadığım sıkıntıları sana yansıttığım için...
Bu yansıttıklarım yüzünden, dönem dönem aramızda oluşan gerginlik için...


Bilmeni istiyorum ki; seninle gurur duyuyorum...

Bana rağmen içindeki sevgiyi ayakta tutabildiğin için...
Gözlerinde hala mutluluğun ışığı parladığı için...

Bu sabah öyle bir ışık saçıyordun ki etrafına...

Gözlerim de... aklım da... sende kaldı...

Çok seviyorum seni... Çok!!!

30 Ekim 2012 Salı

Fark

Aynı şartlar, aynı ortam, aynı çocuk...
İki ayrı tavır...

Babayla:

B. Oğlum hava serin, üşüyeceksin... Git üstüne bir şey giy!
Ç. Üşümüyorum baba!
B. Farkına varmazsın, hasta olursun.
Ç. Üşümüyorum baba!
B. Sen bilirsin, hasta olursan karışmam!!!

Aynı günün akşamı çocuk hastalanır. Baba söylediğinin çıkmasının verdiği gururla söylenir:
B. Ben sana hasta olursun demiştim! Sözümü dinlemedin, bak! hasta oldun!!!



Anneyle:

A. Oğlum hava serinledi bayağı. Üşüyeceksin. Sen burada bekle, ben hemen hırka getireyim aşağıdan.
Ç. Üşümüyorum anne!
A. Olsun bebeğim, farkına varmayabilirsin üşüdüğünün. Biz tedbirimizi alalım!
Ç. Anneeeee! Üşümüyorum dedim!!!

Bu arada anne çoktan aşağıya inmiş, hırkayı kapmıştır. Gelir, bücürün üstüne hırkayı geçirir:
Ç. Anneee yaaaa! Ama üşümüyorum ki bennn!

Aynı günün akşamı çocuk hastalanır. Anne ise bir yandan gerekli ilaçları vermek için hazırlarken, bir yandan kendine kızmakla meşguldür:
A. Zamanında farketseydim havanın soğuduğunu, hasta olmazdı çocuk! Ah be kızım be! Dikkatsizliğin yüzünden hasta ettin kuzuyu!!! :((((

4 Ekim 2012 Perşembe

Şarkıların dili olsa


Çok benlik bir mimle karşınızdayım. benlik olmasından mütevellit, hiç vakit geçirmeden cevapladım gördüğünüz üzere :)))

Oytun’la Hayat mimlemiş beni (saçlarına kurban olduğum!)...

Mim’in konusu ne?
Ne?....

Şarkılarrrrrrr!

Demiştim di mi tam benlik diye :)
O halde başlıyorum!

Sesinizin çok güzel olduğunu farzedin ve ideal sahne performansınızı tarif edin. (Hangi şarkıyı söylerdiniz, nasıl giyinirdiniz, size kimler yada hangi aksesuarlar eşlik ederdi?)

Bunu farzetmeme gerek yok. Beni buradan izleyin dostlar! :P
(Megolamanlık diz boyu!)


Özel bir gününüzde bir koro yada özel bir kişi sizin için süpriz bir parça hazırlamış. Parçanın özelliği sizi tarif etmesi. Hangi parça olurdu bu?

Valla tekrar etmiş olacağım ama şu gördüğünüz tam benlik parçadır. Bana şarkılı bir sürpriz hazırlayacaklara bunu şiddetle tavsiye ederim ;)


İçinizde kalmış, söylenmemiş bir takım şeyler var. uygun şartların biraraya geldiğini hayal edin. O kişiye (yarım kalmış bir aşk, kırgın olduğunu bir dost vs.) duygularınızı anlatabileceğiniz bir fırsatınız var. Ona hangi şarkıyla duygularınızı anlatırdınız?

Valla şimdi öyle bir şey olmayınca ne desem, ne dinletsem bilemedim. Ama ne kadar dost demişse de aşk kokusu var bu soruda. Bu durumda şu iyidir sanırım... Severim çok bu şarkıyı...


Sizi şu an okuyanlara göndermek istediğiniz parça?

Hepimiz güzeliz! Var mı bizden güzeli? ;)


Şimdiiii! Gelelim mimlediklerime:


ve yapmak isteyen herkes ;)

Şarkılarda buluşmak üzere, esen kalın!

27 Eylül 2012 Perşembe

Kim hazır?


Aslında bu anaokulu meselesi çocuktan ziyade annenin sınavı. Yani en azından benim için öyle.

Konuya benim gözümden şöyle bir bakış atalım mesela:

Sabah, bücür uyandırılır.
Sabah hali işte, bazen kolay, bazen zor bir süreçtir bu. Sabah huysuzlukları bertaraf edilmeye, üstü giydirilmeye, ağzına bir şeyler tıkıştırılmaya, dişler fırçalanmaya, yüz yıkanmaya, saç taranmaya çalışılır, her biri için ayrı bir enerji harcamak gerekir.
Sabahları kendi giyimi için taş çatlasın 5 dakika ayıran, çoğu zaman makyaj bile yapmayan, kahvaltı etmeden evden çıkan bir kadın için bu zor bir süreç arkadaş!


Aslına bakarsanız, itiraf ediyorum bu işin yine de kolay tarafı... İlk okul deneyimi olmasına rağmen, durumunu gittikçe kabullenen bir çocuğa bir şeyleri yaptırmak, zaman içinde basitleşiyor. Artık aynı çabaları harcamam gerekmiyor ki; iki haftalık bir zaman dilimi için gayet iyi bir ilerleme bu...

Asıl sorun, ufaklıkla birlikte eve döndükten sonraki süreç.

Yemek yap. Yedir. Etrafı topla. Toz al. Süpür. Sil. Onunla oyna. Akşam yemeğini yap. Yedir. Sonra baba gelsin ona da yedir. Mutfağı topla. Ufaklıkla oyna. Ufaklığın ve babanın arkasını topla. Ufaklığı uyumaya ikna et. Yatır. Onunla birlikte uyumamaya çalış. Kalk. Koltuğun üzerinde sızmış babayı uyandırıp, yatağına yatırmaya ikna et. Etrafı topla. Tvyi kapa. Son kontrolleri yap. Yat.

Kalk...........


Diyeceksiniz ki; normalde yapmıyor musun tüm bunları?
Yapıyorum tabii ama hafta için annem bende olunca, çoğu şeyi o halletmiş oluyor, bana ufak tefek şeyler kalıyor ve hafta sonu bir kez iyi bir temizlik yapıyorum o kadar. Ama her gün olunca bu süreç, resmen bittim ve billah tükendim!

Yok hocam. Allah ev kadınlarına kolaylık versin. Ben almiim! :)

Notumsu: Ben evde olsam, alacağım kiloların haddi hesabı olmaz! Onu da anladığımdan beri, ev kadınlığından tümüyle istifa etmiş bulunmaktayım, kimse kusura bakmasın. :P

28 Ağustos 2012 Salı

Rüya

Artık yanımda kim varsa, bağ, bahçe, cadde, sokak, yağmurda, güneşte koşuyoruz beraber... Dilimizde popüler olmuş bir şarkı, söyleye oynaya...

Artık yanımdaki her kimse, şarkının bir de remixi varmış, onu da söylüyor...
"Vay be! Hande Yener söylüyor herhalde bu versiyonu." diye düşünüyorum...

Uyandığımda şarkının nakaratı aklımdaydı, yazmaya fırsat buluncaya kadar kaçtı!

Anlayacağınız bestesiyle, güftesiyle bir şarkım var bana ait, yeter ki hatırlayabileyim...
Meşhur olmam an meselesi!!!

Ne tatilmiş arkadaş... Biraz daha kalaydık ya, arkası gelirdi belki!


Buraya da son günlerde bayıldığım şarkıyı koyayım...
Belki ilhamımın geri gelmesine yardımcı olur :P

1 Haziran 2012 Cuma

40ımdan mektup!


Hadi gözün aydın...
Geldi işte yıllardır beklediğin 40ın!
Ne beklediysen, ne umduysan ondan, şu andan itibaren 365 gün seninle artık...

Manevi anlamda hiç 39 kadar zorlu bir yaş geçirmiş miydin hatırlamıyorsun ama unutma ki; zaten yaşanan her şeyin etkisi azalıyor yıllar geçtikçe.

Yalan mı?
Geriye dönüp baktığın zaman yüzünü bile hatırlamadığın insanlar yok mu belki de bir zamanlar seni incitmiş olan... Bak “belki de incitmiş olan” dedim, çünkü o incinmenin derecesini bile hatırlamıyorsun şimdi...

Amaannn canım! Zaten sen, yaranı iyileştirmek için hafızanı bile sıfırlamış birisin...
39 yaşının izini mi silemeyeceksin!...

Geçenlerde arkadaşının yazdığı bir yazıya demedin mi: “Düşüncenin gücüne ‘yürekten’ inanıyorum ama düşüncelerime ‘yürekten’ inanamıyorum. Elbet bir gün onu da başaracağım!” diye...

Bu sensin işte! Umudunu yitirmeyen...

Hatırla!
“Ben zenginim!” diye gezdiğin günleri... Herkes güldüğü halde, vazgeçmeyişini...

İşte! Bunları tekrar yapabileceğin bir yaş var artık, bunca zamandır büyük bir heyecanla beklemiş olduğun 40ın var... tam bir sene! Kimbilir, belki daha ilk gününden başarırsın “başaramadım” dediklerini...

Aslında bütün derdin oğluna güzel bir gelecek bırakmak, ona iyi örnek olmak... ama... işte hep “ama”lar var hayatında... gittikçe çoğalan... yine de düşün ki “keşke”leri az... ya onlar da çok olsaydı?

Hadi! ümit yükle 40ına, umutlandır onu...
39unun depresifliğini at, silkelen!

Sana da bu yakışır...
Umut hep yakıştı sana...
Kime yakışmaz ki zaten...

Al şimdi başını ellerinin arasına...
Hayallerini düşün... Gerçekmiş gibi yaşa...
Yüzüne de güzel bir gülücük kondur...
Söndürme ama... Soldurma...

Güzeldir bu yaş... Olgunluğun yaşıdır, unutma...

Hadi gözün aydın...
Geldi işte yıllardır beklediğin 40ın!

Not 1 : Madem öyle, 40a özel fotoğrafım olsun burada :)...




Not 2 : Bu yaşım için iki şarkı seçtim... İlki son zamanlarda her sabah güne onunla başladığım için.
İkincisi 40 yaşıma yakıştırdığım için...





İyi dinlemeler :)

29 Mayıs 2012 Salı

Rüzgar gibi...

Tibet'le son zamanlarda aramızdaki ilişki fazla stresli...
Ne benimle yapabiliyor ne de bensiz...
Babasına fazla anlayışlı, bana ise fazla bencil...

Koltuk üstünde uyuyan babasına "Kalk, yatakta uyu!" diyemiyorum.
Anında "Bırak uyusun anne yaaa! Uzun yoldan geldi, yorgundur o şimdi!"cevabı geliyor.
Babasının arkadaşlarıyla buluşma izni var, benim yok!
Ben hastaysam ve biraz uyumak istiyorsam, taş çatlasın beş dakika sürüyor. Yanında olan babasından değil, taaa odasına ayağına çağırıp benden su isteyebiliyor mesela...

Sonra artık bireysel takılmaya başladı. Müdahale etmeye gelmiyor beyefendi hiç. Anında kendisini odaya kapatarak bizi cezalandırıyor sözüm ona...

Neyse... konuyu dallandırıp budaklandırmayayım...

Bu stresli hallerimiz dışında çok ama çok hoşuma giden bir yönü var ki, hep dua ediyorum bu özelliğini, bu inancını yitirmesin diye...

Her akşam uyumadan önce, mutlaka ama mutlaka "Melekleri"nden yardım istiyoruz.
Güzel rüyalar görsün, güzel bir uyku uyusun, sağlıklı olsun, kötülükler ona bulaşmasın, o iyi bir çocuk olsun.... vs....


Cumartesi günü kuzenimin oğlu dünyaya geldi... Rüzgar Emre aramıza katılmak için biraz acele etti. Henüz 31 aylık... Şimdi küvezde, hayata tutunmaya çalışıyor...

Dün akşam Tibet'e Rüzgar Emre'yi anlattım.
"Bu gece onun için de dua edebilir miyiz? Senin, benim desteğine ihtiyacı var." dedim...
"Tabi ki anne. Meleklerimizden yardım isteyelim ki; büyüsün, benimle oynayabilsin." dedi...

Önce kendisi için, sonra Rüzgar Emre için meleklerden, Allah'tan yardım istedik...
Annesi ve babası için de sabır, güç diledik...

Bir elin nesi var, iki elin sesi var demişler.
Siz de meleklerden yardım ister misiniz Rüzgar Emre için...
Büyüyüp, Tibet'le oynayabilsin diye...

Görsel internetten alıntıdır...

2 Nisan 2012 Pazartesi

İlk defa...


Tibet’i bıraksanız bilgisayarın başından kalkmayacak bir çocuk. İnanın abartmıyorum. Sesimi çıkarmasam Ben10, Generator Rex, SüperCan, Bakugan gibi bilumum abuk sabuk çizgi filmlerle ve bunların bilgisayar oyunlarıyla gününü geçirebilir. Karasinekten korkan bir çocuğun, içinde olmadık canavarları barındıran bu çizgi filmleri bu derece sevmesi ilginç bir durum...

Tibet’in bu hali ister istemez beni rahatsız ediyor. Bu yüzden artık bilgisayarda bu oyunları oynaması, tvde ve bilgisayarda bunların çizgi filmlerini izlemesi ve hatta ve hatta bunlarla ilgili oyun kurması da yasak!

“Oyun kursa ne olur canım, sen de abartmışın!” diyenleriniz olabilir. Mevzu şu ki; sürekli bunlardan bahsediyor, hem de hiç durmadan. Rüyalarına giriyor. Bu rüyaların bir kısmı korkutucu oluyor, bir kısmı da gördüğü için meleklerine teşekkür edip, tekrar görmek için yalvaracak kadar güzel...

Geçenlerde yine SüperCan’la ilgili hikayelerini anlatırken gayri ihtiyari “SüperCan’dan başka bir şey düşünmüyorsun değil mi? Tek derdin o!” deyiverdim... O kadar otomatik döküldü ki ağzımdan...

Peki o nasıl cevap verdi dersiniz? “Yooo, sadece SüperCan düşünmüyorum. Ben10’de düşünüyorummmmm, Bakugan’da düşünüyorummmm, Generator Rex’de düşünüyorummmmm!”

Gülsem mi ağlasam mı bilemedim...


Geçtiğimiz Cuma günü göz kontrolüne gittik. İş damlaya gelinceye kadar her şey yolundaydı. Önceden konuşup, anlaşmış olmamıza rağmen gözüne damla damlatmak kısmı tam bir savaşa döndü. Tüm film koptu. Hastaneyi ayağa kaldırdı. Zaptedemedik...

Bu savaş sırasında önce kafasını geçirdi bir yerlere, sonra biz kafasını sabit tutmaya çalışırken yanağını zedeledik... :(

Hastaneden çıkabildiğimizde çekirdek aile olarak bitmiş durumdaydık...
Moraller sıfır... Kimseden çıt çıkmayan...

Böyle olaylar beni çok etkiliyor.
Sebebinin taa doğuma uzandığını biliyorum...

Sırf gözüne damlatılacak kıytırık bir damla uğruna, oğlumun bu hallere düşmesi belki de ondan çok benim canımı yakıyor. Sağlığı uğruna onu zorlamak... fazla ironik...

İş yerinde, gün içinde aklıma geldikçe ağladım...

Hal böyle olunca, ertesi gün, yani Cumartesi günü yanıma gelip “Anne, ben Generator Rex oynayabilir miyim?” diye sorunca “Hayır!” demem nasıl mümkün olabilirdi ki?


Zaten, iyi ki hayır dememişim. Böylece beraber geçen hayatımızda bir ilk yaşandı. O kendi kendine oyun oynadı ve ben de kitap okudum...

Aramızda kalsın... Aslında kitabı okumadım, onu seyrettim...

Bir gün önce yaşanan sıkıntıdan sonra, onun eğlendiğini, güldüğünü görmeye ne kadar çok ihtiyacım varmış meğer... Seyretmeye doyamadım... Çok iyi geldi bana... Çok iyi geldi...


Not: Bir de üstüne Pazar günü öyle güzel misafirler ağırladım ki... Tatlının da tatlısı oldu...
Teşekkür ederim kızlar, iyi ki varsınız...

26 Mart 2012 Pazartesi

Neyseki...


Eskiden bayramları çok severdim.

Karasu’da ananemin evinde toplanırdı tüm kardeşler ve çocukları.
7 kardeş... en az ikişerden çocuk...

Düşünsenize kalabalığı, curcunayı!

Gürültüsü bir yana...
Şen kahkalar ve sevgiyle dolu bir ev...

Ananem artık yok...
O yüzden mi bilmem eskisi gibi bayram kutlamaları da yok...

Neyseki kalabalığız da; nişanlar, evlilikler var...

ve böyle sevgiyle dolu kahvaltı masaları...

Çok şükür...
Her şey için...
ama en çok böyle bir aileye sahip olduğum için...

28 Şubat 2012 Salı

İki küpe. Biri bana, biri....



1 Kendimizi günlük telaşlara kaptırıp, iki ayağımızı bir pabuca sokmaktansa, biraz sakin olup, nefes almayı bilmeli. Sonra bir kulağımızdakiyle ötekisinin tutmadığını gün sonunda farketmek bizi önce güldürüp, sonra düşündürebilir.
Mater bile diyor filmde yahu! : “McQuinn hayatı ağırdan almayı bilir!”

Küpe kendime : Acık sakin ol Sibel! Ağırdan alllll!!! Ne olur yani parmak izin biraz geç geçse kapıdan?!!!


2 Bir erkek, bir kadına istediği bir şeyi nasıl yaptırabileceğini bilmeli!

- Annecim, ellerin çok güzel olmuş.
- Canım benim, çok teşekkür ederim :)
- Mavi de çok yakışmış tırnaklarına.
- Ayyyy! Teşekkür ederim aşkım benimmm! :D
- Ama annecim biliyorsun; ben kırmızıyı daha çok seviyorum!
- !!!! :))))))

Küpe erkeklere : Accııkkk oğlumdan örnek alın yaaaa!!!!

20 Ocak 2012 Cuma

Bizi nasıl bilirsiniz?

Çevremizde iletişimimiz olan hemen her insanla ilgili, iyi kötü bir fikrimiz vardır. Bu fikirler de çoğunlukla o kişiyle edinilmiş tecrübeler sonucunda oluşur.

Bir kişi hakkında hüküm verirken unuttuğumuz ya da görmezden geldiğimiz bir nokta vardır; o kişinin bize olan tavrını, bizim ona karşı davranışlarımız belirler. Yani... önce bir durup, kendimize bakmamız gerekir!


- Annecim, biigiyasar oynayabilir miyim?
- Ben karışmıyorum Tibet, babana sor, izin verirse oynarsın.
- Babama sormak istemiyorum anne, izin vermez o!
- Sormadan bunu bilemezsin tatlım.
- Nereden çıkardın oğlum sana izin vermeyeceğimi?
- Ben seni bilirim baba! Sen hiç izin vermezsin!!!

17 Ocak 2012 Salı

Ötesi... Berisi...

O ötede inadını konuşturuyor, ben beride otoritemi...

O ötede avaz avaz ağlıyor, ben beride içimden geçenleri susturmaya çalışıyorum....

O ötede sinirinden tepiniyor, ben beride sinirime hakim olmaya çalışıyorum...

- Tibet artık ağlamayı kes! Böyle devam edersen istediğini elde etmemekle kalmayacak, üstüne bu gece yalnız uyuyacaksın!
- Ama anne, ben....
- Artık bahane dinlemek istemiyorum. 5 dakika içinde susmazsan bu gece yalnız uyuyacaksın! Sen susmadan bu odaya bir daha gelmeyeceğim!!!


O ötede gözyaşlarına hakim olmaya çalışıyor, ben beride vicdanımı susturmaya çalışıyorum...

- Tamam mı? Sustun mu artık?
- Seni kızdırdığım için artık beni sevmeyecek misin anne?!


O sevilmek istiyor... Sevildiğini bilmek...
Bu sevgiye güvenmek........

- Hiç öyle şey olur mu oğlum? Sana kızdım diye, seni sevmekten vazgeçebilir miyim hiç?
Seni çok seviyorum ve bil ki her zaman çok seveceğim.


Peki ben ne istiyorum?.......

10 Ocak 2012 Salı

Mutluluk dediğin nedir ki?!

Son zamanlarda yazmak içimden gelmeyince, bana yöneltilen mimleri de cevaplamamıştım doğal olarak. Hatırladığım 3 adet mim var... En yakın olanından başlamak en kolayı geldi.

Nilhanım mimlemişti...
Birini mutlu etmek için yapabileceğim 10 şeyin ne olduğunu sormuş.

Kendi adıma, birini mutlu etmek istiyorsam eğer öncelikle beni nelerin mutlu edeceğini düşünürüm ve ona göre karar veririm. Bu yüzden cevaplarım kendi mutluluklarıma endeksli olacak, şimdiden uyarayım :)

Sürprizlere bayılırım
Hiç beklemediğim bir anda hediye gelmesi, bir arkadaşın beni ziyareti, beni araması, beklemediğim birinden kart, mail gelmesi ve hatta durup dururken birinin -tabi ki tanıdığım birinin :P- bana sarılması... bunlar beni fazlasıyla mutlu ve motive eder. Bu yüzden birini mutlu etmek istiyorsam ona beklemediği bir anda sürpriz yapmak ilk tercihlerimden olur.



Birinin beni anladığını bilmek bana iyi gelir
Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda beni anlayacak birinin desteğine ihtiyaç duyarım. Ona hiçbir şey anlatmayacak bile olsam onun içimden geçenleri anladığını hissetmek, utanmadan, sıkılmadan gözyaşlarımı onun omzunda silmek beni o karamsarlıktan kurtarır. Bu yüzden, bir arkadaşımın canını bir şeylerin sıktığını biliyorsam ya da farkettiysem eğer, onu anladığımı en azından onu anlamak için çaba gösterdiğimi hissettirir, omzumun güvenebileceği bir dağ olduğunu bilmesini isterim.



Arada bir birey olduğumu hatırlamak isterim
Bu özellikle anne olmuş arkadaşlarım için geçerli ya da kendisini ailesine, çevresine, işine fazlasıyla adamış... Yakın zamanda kendimi fazlasıyla es geçtiğimi farketmiş biri olarak, aynı durumdaki bir arkadaşımın elinden tutup seveceği bir organizasyon tertiplemek isterim. Bu sinema, kafe, tiyatro, kuaför ya da pijama partisi bile olabilir ve hatta “Bırak bana bücürünü, sen al sevdiceğini, at kendini dışarı!” diyebilirim :)



Birinin bana “Sen bırak, ben hallederim!” demesi
Bunu fazla açmaya gerek var mı? Bazen kendimi o kadar yorulmuş hissediyorum ki; birisi bunu bana söylesin istiyorum... Yapabileceğim her şey için sevdiğim birine bu cümleyi çok rahatlıkla kurabilirim!



Yaptığım bir şeyin takdir görmesi
Bu o gün giydiğim kıyafetin beğenilmesi bile olabilir. Özellikle bir arkadaşımın moralinin bozuk olduğunu farkettiysem yapabileceğim ilk ve en kolay şeydir “Bugün ne kadar güzelsin!” ya da “Bu işte gerçekten ustasın, yine harika oldu!” demek. Ki; bunları söylemek için onun moralinin bozuk olmasını bile beklemem :)

Bir özelliğimin ön plana çıkarılması
Belki bir tatlı için bir arkadaşımın “Sibel çok sever bu tatlıyı!” demesi bile beni mutlu eder. Doğal olarak bir arkadaşımın bildiğim ve sevdiğim bir özelliğini ön plana çıkartmakta onu mutlu etmek için bir yol olabilir.



Yoldaş olunması
Ben yalnız sinemaya gitmeyi, yalnız alışveriş yapmayı, bir mekanda uzun uzun yalnız oturmayı sevmem. O yüzden ciddi bir manim yoksa, böyle bir planı olan bir arkadaşıma onu mutlu edeceğine inanıyorsam  “Sana eşlik etmemi ister misin?” diyebilirim...



Şarap
Şarap içmeyi severim... Mutlu etmeyi planladığım bir arkadaşımın karşısına sevdiği bir içkiyle çıkabilirim bu yüzden....



Kahvaltı
Bir hafta sonu eşimin kahvaltıyı hazırlayıp, beni öyle uyandırmasını isterdim. Bu beni gerçekten mutlu ederdi. Bunu bir arkadaşıma nasıl yaparım bilmiyorum ama eşini ya da sevgilisini bu yönde organize etmeyi deneyebilirim en azından. Eşini tanıdığım dostlar, dilerseniz iletişime geçebiliriz ;)

ve son olarak...


Birinin içten gülümsemesi ve beni sevdiğini hissettirmesi
Sıcak bir tebessüm tüm kalpleri ısıtır, insana kendini iyi hissettirir. Sevilmek, sevildiğini bilmek mutluluğun en önemli kaynaklarından biridir. Ve hatta belki de öncelikli... Bu yüzden önce GÜLÜMSE ve lütfen SEV!


Hadi beni mutlu etmek isteyen yapsın bu mimi! :)))))

20 Aralık 2011 Salı

Hep yanımda kal!

Birden anlayıverdim, aniden!
Ben ne zaman geç gelsem eve, Prensim gece kötü rüyalar görüyor.

Yoksa bana mı öyle geliyor?

Birinde arabada yalnız, birinde asansörde.
Birinde eli elimden kayıyor, beni bulamıyor, diğerinde önden bindiği trende kalıyor.

“Anne kötü rüyalar gördüm yine! Sen yoktun yanımda!”
ya da
“Kaybettim seni!”

İçinde neler yaşıyor?
Her gecikişimde onu bırakıp gideceğimden mi endişe ediyor?
Nasıl silerim onun bu endişelerini içinden?
Kendim için bir şeyler yapmaktan vazgeçsem bile, işim yüzünden çok geç gelişlerim olur benim, onu nasıl engellerim ki?!

Ah bebeğim! Bir bilsen...
Ne kadar kulağına fısıldıyor olsam da,
sana olan sevgimin büyüklüğünü bir görsen!


Canım benim.
Sen istemedikçe,
senden uzak olmam mümkün mü benim!

8 Aralık 2011 Perşembe

7 bilinmeyen!

Ayla bana demiş ki; hakkındaki 7 gerçeği açıkla!


Çok uzun zaman olmuş mim yazmayalı... Bir süre kalakaldım, ekranın başında. Word dosyası açık, o bana bakıyor, ben ona... Bir yerden başlamalı dedim ve.........

Valla ben hergün kendim hakkımda olmadık gerçeklerle yüzyüze kalıyorum, kendimi resmen yeniden keşfediyorum, şimdi size ne desem kendimi nasıl anlatsam bilemiyorum... Yazdıkça çıkar bir şeyler diyeyim ve başlayayım o halde.


1- Aslında bu çoğu kişi tarafından bilinen bir özelliğim. Ben kendisiyle pek barışık biri değilim. Ne huylarımı, ne görüntümü beğenmem. Birisi bana iltifat etse “Yok yahu, her zaman olmaz işte, arada bir oluyor böyle!” falan gibisinden ağzına tıkarım o iltifatını. Sanırım sırf bu yüzden artık insanlar bana bişiii demez oldu :/ arada bir megolamanlığımın tuttuğu olur tabii ama bu senede bir veya iki gün falan işte :P


2- Kafama bir şeyi koymaya göreyim. İyi kötü onu yapmazsam rahat edemem. Kim ne derse desin! Onu yaparım, sonra pişman olurum :))))


3- Sürekli kendimle çatışma halindeyimdir. Oklarım çoğunlukla kendime dönüktür. Bazen bu huyum yüzünden gereğinden fazla incindiğim olmuştur.


4- Ben kolay kolay kavga eden biri değilim çünkü kavga etmeyi beceremem. Genellikle söylemek istediklerimi söyleyemediğimden, kavga sırasında ya da sonrasında avaz avaz ağlarım. Ağladıkça sinirlenir, sinirlendikçe ağlarım. Aklıma başka şeyler gelir, yetinmem, ona da ağlarım. Durdur beni durdurabilirsen ondan sonra!

Hep kötü gerçeklerimden bahsetmişim, biraz da iyilere yöneleyim.

 

5- Öncesinde de vardı ama özellikle anne olduktan sonra, yüzümü güzelliklere çevirmeye çalışıyorum. Yani, elimden geldiğince “İnsan” olmaya çabalıyorum. Kendin gibilerini çekersin felsefesine inanan biriyim ki; çevremdeki yakın arkadaşlarım bu tezi doğruluyor. Onlarla birlikte “öğreniyorum”.


6- Genel olarak en yakın arkadaşlarım beni öncesinde “soğuk ve mesafeli” bulmuş olanlardır :)
Evet, tanımadığım ortamlarda nemrutun teki gibi görünebilirim ama vallahi de billahi de ben öyle biri değilimmmmm :)))

Ve son olarak;

Uyanıklık mı dersiniz ne dersiniz bilmem ama 7. gerçeğimi sizden duymak istiyorum :) Yazdıklarımdan hakkımda bir kanıya varmış olanlarınız vardır ve düşüncenizi yazmak isterseniz, memnun olurum...

Şimdi bu mimi paslıyorum: Deniz, İrem, Merve, Beste ve Bedardem... Başlayın yazmaya!!!

Ayrıca; bu yılbaşının en güzel çekilişi için lütfen buraya. Nihan harika hediyeler hazırlamış, bunlar kaçmaaaazzz!

21 Kasım 2011 Pazartesi

Terapi

Tibet’in en sevdiği çizgi filmlerden biri olan “Arabalar”ın ilk filminde, şarkılarından biri türkçeye de çevrilmiş. Bir yerinde diyor ki;

.....Zamanla her şey değişiverdi.
Kimse bu değişimi farketmedi.
Daralan bu dünyayı hiç kimse göremedi.
Buralarda, artık her şey bitti.....
 
Bizler için de aynı şey geçerli. O kadar kaptırıyoruz ki kendimizi rutinimize, kendimizde nelerin değiştiğini göremiyoruz. Ne kadar eksildiğimizin, yorulduğumuzun, negatif yüklendiğimizin... Bittiğimizin.... Eksikliklerimizi de çevreye yüklediğimizin; eşimize, çocuğumuza, kardeşimize, arkadaşımıza...


Nihayet kendim için gün ayırabildim. Geçtiğimiz Perşembe, Bahar’la birlikte İstanbul’un bir kısmı kazan, biz kepçe dolaştık. O kadar çok yürüdük, o kadar çok güldük, o kadar çok fotoğraf çektik ki... Bundan ala terapi düşünemiyorum...

Bunu bir daha ve bir daha yapmalıyım(z)!


Bu kaçıncısı bilmiyorum ama Bahar’ım, ogünümün ortağı olduğun için, yüzümü güldürdüğün, günümü, günlerimi renklendirdiğin için; çok ama çoookkk teşekkür ederim!

Ayrıca Sinem'e de bu güzel röportaj için teşekkür ediyorum, çoook ama çoook!!!