8 Ekim 2025 Çarşamba

Ruh Hali

Dün annemin ölümünün ikinci yılıydı.

7 Ekim 2023.

Çoğunuza ifade ettiği gibi artık güzel anlamlar içermiyor bu yüzden benim için Ekim.


O gittiğinden beri, onunla ilgili duygularım çok inişli çıkışlı.


Ben cennet-cehennemin var olduğuna inanmasam da, öte bir dünyanın var olduğuna inanan biriyim. İnancım "Tekamül"e, "Ruh"a. Ölen birinin öte dünyaya kolay ya da zor geçtiğine. Bazı ruhların dünyadan ayrılmak istemediğine, bazı ruhların da kolaylıkla geçiş yapabildiğine..

Annemin öte dünyaya çok kolaylıkla geçiş yaptığına inanıyorum. Çünkü o bence gerçekten bilge bir ruhtu. Bunu annem olduğu için söylemiyorum. Hep öyle düşünürdüm zaten ama özellikle gittiğinden beri bu dünyada elini uzatıp da şifalandırmadığı kimse olmadığını düşündükçe daha da çok görüyorum.

Yakınını kaybetmiş kişiler bilirler mutlaka, ilk zamanlar hep bir yerden çıkıp gelecekmiş hissi oluyor. Ölümüne bir türlü kendinizi ikna edemiyorsunuz. Onunla paylaşmak istediğiniz şeyler olduğu zaman özellikle, böğrünüze bir yumru oturuyor, gözünüz kapıya dikiliyor, sanki mutfaktaymış da gülen yüzüyle oradan size doğru gelecekmiş gibi. Çok uzun zaman telefonumu elime alıp "Annem" yazılı numarasına baktım durdum.

Zamanla yokluğunu kabulleniyorsunuz tabii ama bu alışmak değil. Hani hep derler ya "alışacaksın" diye. Yok. Alışılmıyor... Ya da benim (bizim) için bu zaman daha gelmedi. Bilmiyorum.

Bir de.. Fotoğraflarına bakamıyorum.

Geçen gün biri twitterda yazmıştı: "Öyle acıyor ki canın, resimlerine falan bakamıyorsun. Öyle aylarca da değil, yıllarca. İnsanın yarası kapanmadan bakamıyormuş resmine kimsenin.."

Tam da bu.. Birilerinin senin duygularını taşıdığını bilmek ferahlık veriyor insana.

Bazen, yukarıda yazdığım inancımdan dolayı, içimdeki bu özlemin, her an gelecekmiş gibi bekleyişin ona haksızlık olduğunu düşünüyorum. Belki de benim bu bekleyişim yüzünden gidemiyordur diyorum. Ben onu serbest bırakmadıkça burada kilitli kalıyordur diyorum. Sonra da diyorum ki kendime "Onun gibi bir bilge senin duygularının esiri olamaz!" :)

Bazen hayatın normal akışında aklıma gelmediği oluyor ve bunu farkettiğimde bu sefer suçluluk hissi yükleniyor. "Onu hiç düşünmediğini görüyorsa nasıl da canı acıyordur!"

İnsanoğlu çok enteresan. Aslında öte dünya inancını taşıyan biri olarak benim, onun gidişini onurlandırmam gerekir ama şu dünyevi bencilliğimiz yok mu ah! Sevgimizin elimizden kayıp gidişine duyduğumuz o acı. 

Annemin hastaneye kaldırıldığı günün sabahı anjiyo olmuştum. Hastaneden döndükten sonra gelmiş, sonra da "Ben eve geçeyim, biraz uykum var" demiş gitmişti. İlk 24 saatim riskli olduğu için yerimden kalkmamam gerekiyordu ve akşamına ne annem, ne kardeşim beni aramadı doğal olarak. Eşim ilk 24 saatim riskli olduğu için bana bir şey dememiş. Ben durumdan haberdar olmadığım için içten içe kardeşime de, anneme de içerlenmiştim. Beni hiç merak etmemelerine kırılmıştım. Durumu öğrendikten sonra bu düşüncelerim için yaşadığım pişmanlığı tahmin edersiniz.

Sevdiğiniz birinin gidişinin ardından sürekli böyle şeyler düşünüyorsunuz biliyor musunuz? Onu üzdüğünüz zamanları ya da işte böyle saçma sapan düşüncelerinizi.. Kendini cezalandırmak için bir yöntem gibi. Sanki bu şekilde ona kendinizi affettirmeye çalışıyorsunuz. Halbuki güzel zamanları hatırlamak daha önemli ama genlerimize mi işlemiş, toplumsal bilince mi yenik düşmüşüz artık her neyse, asıl olan onunla güzel olan anları anmak, onları hatırlamak. Ortada affedilecek bir durum varsa da, yoksa da..

Bu düşünceler annem aklıma geldikçe üşüşüveriyorlar işte. Dün mesela her zamankinden daha yoğun yaşadım tüm bunları. Sürekli karmaşık duygularla cebelleşiyorum. Zaten hepsini tam aktaramadım bile.

İşte böyle :) Aynı düşüncelerim gibi yazarken de oradan oraya atladım..

Sözün özü "Olduğun yerde mutlu olduğunu ve artık burayla bağının kalmadığını biliyorum Anne ama bu yine de sana olan özlemimi gidermiyor. Seni çok seviyorum."

21 Mart 2024 Perşembe

Dünyaya küsmüş bilge

 Uzun zamandır yokum buralarda..

Yokluğumda annemi kaybettik. 5 ay olmuş.

Bu ayın 27sinde yaşgünü. Yaşasaydı 73 yaşına girecekti.

Böyle yazınca çok gibi değil mi?.. ama değil. Dinçti, ruhu gençti, hayat doluydu.

Yaşın getirdiği bazı sıkıntılar vardı evet, hatta ameliyat olması da kesinleşmişti. Ama ameliyatın risklerinde bile bu olasılık yoktu.. öyle aniden gitti ki..

Şimdi kara kara 27sini nasıl atlatacağımı düşünüyorum. O gün işten izin alıp, belki bir deniz kenarında, kâh ağlayarak, kâh gülerek anarım belki.. bilmem ki daha kolay geçer mi?

Zaten bir süredir başlayan anlam arayışım, annemin ölümüyle daha da önem kazandı benim için. Çeşitli kişisel gelişim atölyeleri, spritüel eğitimler, öteki alemle nasıl bağ kuracağıma dair bir o eğitmen, bir bu söyleşi falan derken yolum JAAS ile kesişti. Hilal Uzun'un 9 haftalık "Yaratım Atölyesi"ne katılmıştım. O atölyenin bir gününde JAAS çalışması yaptı Hilal ve böylece ben de JAAS uygulayıcısı olmaya karar verdim.

Size JAAS nedir anlatmaya gelmedim :) ilgisini çeken için internet derya deniz zaten..

Eğitimden sonra doğal olarak pratikler yapmam gerekti ve doğal olarak çevremdekileri darladım bu sürede (hâlâ da öyle). Babamdan da destek istedim. Kabul edeceğini düşünmüyordum ne yalan söyleyeyim. "Hadi ordan, git daha düzgün şeylerle uğraş, yasımla mı uğraşayım, seninle mi?" demesini beklerken; "Senin daha iyi olman için elimden ne gelirse yaparım" dedi. 

Çalışmaya başladık.

Arınmalara geldik.

Arınmalarda "Ruhani bir varlıktan gelen mesajı okuması" istendi.

"Ne yazıyor?" diye sordum, "istemiyorsan eğer, seslendirmek zorunda değilsin ama içinden de olsa oku mutlaka" dedim.

Söylemek istedi. Yazıyormuş ki; "Yeterince yaşadın. Yaşadığın tüm bu süre boyunca öğrendiklerinle artık geleceği inşaa edebilme gücüne eriştin. Şimdi bunu yapma zamanı, artık gücünü gösterme zamanı."

O an neler hissettiğimi, ne kadar yazarsam yazayım, dile getiremem. Tüylerim diken diken oldu, coşku dolu bir mutlulukla, büyük bir acı bir araya geldi sanki. Ağlamamak için çok çaba sarfettim. Çalışmanın kalanını nasıl bitirdim bilmiyorum..

Özellikle son 5-10 yıldır babamın aslında bir bilge olduğunu düşünüyordum. Kendini dünyaya kapatmış bir bilge. Bu yaşadığımızla birlikte emin oldum bundan.

Aman sende, kafayı bozmuşsun spiritüel bilmem nelerle diyeceksiniz bir kısmınız biliyorum :) ama benim babam dünyaya küsmüş bir bilge. Artık bunu biliyorum, artık bundan çok ama çok eminim. Neden dünyaya kapattığına dair de yazardım ama o başka bir yazının konusu olacak kadar uzun hikaye.

ve son söz..

Anne seni çok özlüyorum, sensiz hayat çok zormuş, çok...

4 Aralık 2019 Çarşamba

26 Aralık 2018 Çarşamba

Aşk yok!

Tibet'le sohbet ediyoruz. Sohbet esnasında sınıfında ismi "Güneş" olan bir kızdan bahsetti:
- Ay ne güzel isim yaa, sıcacık! Güzel mi ki? - Nıck. Esmer. - Ne olmuş yani? Sevmiyor musun sen esmer? - Nıck. Süt gibi sevyom ben. - Ne gibi, ne gibi? - Süt gibi. Beyaz 😏 - ahahahhahahahahahahhahahaahahha - ya anne yaaaaa 🙈

Sohbetin devamı sınıfın aşk hayatına geldi:

- Anne herkesin sevgilisi var. Çocuklar bana "sana da bulalım bir tane" diyorlar.
- Öyle şey mi olurmuş? Aşk aranmaz, karşına çıkar. Bir daha derlerse öyle söyle.
- AMA ANNE ONLAR ARAYIP, BULDULAR!
- E ne yapalım? Sen de mi arayacaksın yani?
- Yok zaten. Ben biraz bakındım okula, hiç güzel kız yok!
- Nasıl? 😳
- Valla hiç yok anne. Güzel kızların hepsi lisede!
- Nasıl? 😳
- Liseden önce aşk olmaz zaten, belli ki bekleyeceğiz daha!
- 😳

İç Ses: Ne ara geldik kızım biz bu muhabbetlere?!
Ben: Ya sus sus, güleyim mi ağlayayım mı karar veremiyorum, bi susss!

5 Nisan 2018 Perşembe

Savaş ve Barış

Geçen gün Tibet'le ismiyle ilgili sohbet ediyoruz. Dedi ki;
- Niye bana Çin ülkesinin ismini koydunuz? - Tibet Çin ülkesi değil, onun sömürgesini kabul etmeyip, bağımsızlığı için savaş veren bir ülke. - O zaman benim içimde savaş var yani öyle mi? - Olaya öyle bakacaksak eğer; Tibet kendi içinde barış sağlamış bir ülke ama kendisini sömürmeye çalışan bir ülkeye karşı özgürlüğü için savaş veriyor.
- Hımmm. O zaman benim içimde barış var ama ayak parmaklarımla savaş veriyorum. Anladım! - ...!!!????

29 Ağustos 2014 Cuma

Tibet deyimleri "Dağlar kadar sıcak"


Yapılan incelemeler sonucunda bu deyimin dilimizde tam karşılığı olmadığına kanaat getirilmiştir. Konuyla ilgili facebookta forum dahi açılmıştır (Bununla ilgili yazışmalar aşağıda ilginize sunulacaktır).



Bu deyim her gece yatmadan önce Tibet'e süt hazırlanma aşamasında kullanılır.

Tibet her gece bıkmadan sütünün sıcaklığını "Dağlar kadar sıcak" deyimiyle tarif eder. Annesi bunun "çok sıcak" anlamına geldiğine kanaat getirmiş olsa da; çok sıcak içime sunulan süt bu sefer "bu fazla sıcak olmuş!" nidalarıyla geri püskürtülmüştür. Bu durumda annenin tahminleri suya düşmüş, konuyu çözebilmek için facebookta forum başlatmıştır.

Forum sonucunda deyimle ilgili ortaya çıkan tahminleri aşağıda ilginize sunuyoruz.
Sizin de tahminlerinizi/bilgilerinizi bizimle paylaşmanızı bekliyoruz...

:)))))

  • Hülya: Anlamı bilemedim ama dağlar kadar tatlı desem :)
  • Pınar: Dağlar kadar büyük, çok???
  • Bilgen: Bence kendisi ağaçların sık sık olmasından yola çıkarak ve yeşilliği sadece Karasu'da yazları gördüğü için böle bir çıkarım yapmıştır. Yeğenimin beyin yapısı ve hayatı algılaması teyzesi gibi biras normalin dışındadır, ama hayatı sever ve hayatla uyum içindedir... Saygılar...
  • Tunç: "Dağlar gibi çamaşır birikti" cümlesinden hareketle "çok" anlamında kullanılmaktadır. Şair burada, dağların yüksek olmasından dolayı hiçbir şeyin ona gölge düşüremediği ve hep güneş altında kaldığından sıcak olduklarını varsayıyor.
  • Ayhan: Çok sigara içtiğin için dağa çıkarken biryerinden solumaya başlarsın bi ateş basar sıcak olur ya onu diyor adam :)))
  • Sait: Yanardağdan bahsediyor. Anlamamışsın annesii...   

27 Şubat 2014 Perşembe

Ali Poyrazoğlu dedi ki...

Malumunuz, bir süredir blogta eskisi gibi yazı paylaşmıyorum. İçimden pek yazmak gelmiyor...

Bunun bir sürü sebebi olabilir. Tibet’in büyümesi, dersleriyle ilgilenmek gerekmesi, işten fırsat bulamama... Ama en önemli sebeplerden biri; bir yerlerde yazmakla ilgili kendime olan güvenimi kaybetmiş olmam... İpi kopardım ama nerede, ben de bilmiyorum...

Durum böyle olunca geçenlerde Bumerang’tan gelen “Ali Poyrazoğlu ile hayatında fark yaratmaya hazır mısın?” konulu maili gözardı edemedim. Eh, Ali Poyrazoğlu isminin de büyük etken olduğu bir gerçek :)

20 kişiyle sınırlı bu etkinliğe katılabilmemiz için blogta paylaşmış ve farklı olduğuna inandığımız bir yazımızı onlara bildirmemiz gerekiyordu. Sonuç olarak gönderdiğim yazıyla şanslı bloggerlerdan biri de ben oldum :)

Yaklaşık iki saat süren bir workshop oldu. Tadı damağımda kaldı. Bir daha olmasını çok ama çok isterim...

Ali Poyrazoğlu hem çok samimi hem de otoriter biri. Hem sürekli yamacında olayım istiyorsunuz hem de yanaşmaya çekiniyorsunuz :)) Workshop boyunca not almamızı istemedi. Aslına bakarsanız bence çok doğru bir yaklaşımdı çünkü, herkes ihtiyacı olan bilgiyi çekti anlattıkları arasından. En azından benim için öyle.

Workshopun başında konsantrasyonumuzu güçlendirmeye yarayan birkaç hareket gösterdi. Çok ayrıntılı zaten anlatamam ama en önemlisi nefes konusu... Diyaframdan nefes almanın zamanla hayatımızda büyük farklar yaratacağından bahsetti... Bununla ilgili geniş bilgiyi dilerseniz internetten bulabilirsiniz...

Aklımda kalan notlara beni benden alan cümlesiyle başlamak istiyorum:

Yazmak bestelemek gibidir. Her kelimenin bir ritmi vardır. Onları ardı sıra dizip, güzel bir melodi ortaya çıkarttıkça, yazdıklarına bakıp "Bunu ben yazmadım, kalem yazdı." dersin.

° ° ° ° ° ° ° ° °

Yazılarında fark yaratmak istiyorsan, değişimi önce kendinde yaratmalısın. Konuşmanla, yürüyüşünle, hayata bakışınla farklı olmalısın.

° ° ° ° ° ° ° ° °

Fark yaratmanın yolu, özellikle de böyle bir dönemde doğal olarak rekabetten geçer. Ama rakibin diğer bloggerlar olmamalı, kendin olmalısın. Her yazının bir öncekinden daha güzel olması için öncelikle kendinle yarışmalısın.

° ° ° ° ° ° ° ° °

Bir şeyi başarmanın yolu hedef belirlemekten geçer. Hedeflerini belirle, harekete geç!

° ° ° ° ° ° ° ° °

Yazmayı planladığın konuyla ilgili aklına geleni not al, koy bir köşeye. Böylece beynin sen farkında olmasan da çalışmaya devam edecek. Sonra bir gün birden ışık yanacak ve sen yazını bir solukta bitireceksin...

° ° ° ° ° ° ° ° °

Fikir karışık olanı, şaşırtıcı bir sadeliğe dönüştüren sentezdir.

° ° ° ° ° ° ° ° °

Bence herkes yetenekli doğar. Kimileri şanslıdır bunu farkeder, kimileri de ıskalar. Burada önemli olan yeteneğini farkedip, onu geliştirmeye çalışmaktır. Burada bulunan herkes iyi bir öğretmenin elinde çok başarılı bir şarkıcı olabilir.
Yeteneğini ortaya koymak istiyorsan çok çalışmalısın.


° ° ° ° ° ° ° ° °

Teknoloji çok hızla ilerliyor. Biz bugün GDO’lu mısır peşinde koşarken adamlar genetiği değiştirilmiş insan yaratmaya çalışıyorlar. İşin trajik olan yanı; kendini hem bu geleceğe hazırlaman hem de bu yaşananlar karşısında bir duruş sergilemen gerekiyor oluşu...


İki saatte sadece bunları anlatmadı tabii. Aklıma her geleni de buraya dökmedim aslında. Sanırım anlattıkları içinde benim özümsemem gereken bunlardı. Zira hiç aklımdan çıkmadılar... :)

Bu etkinliği düzenledikleri için Bumerang ekibine çok ama çok teşekkür ediyorum. Onlara da söyledim, bir daha olursa yine beni seçin diye :)))

Bu arada bu etkinlik sayesinde Borusan Oto Dolmabahçe’nin bir sahnesi olduğunu da öğrenmiş oldum. Sahnedeki etkinlikler için bu linke bakabilirsiniz.

18 Şubat 2014 Salı

Bu işte bir yanlışlık var!

- Anne babam bir gün gidip dönmezse ne olacak?
- Nasıl yani oğlum? Avdan gidip dönmezse mi diyorsun?
- Hayır yani gidip de dönmezse... Başkasının yanına giderse...
- Ha başkasını sevip giderse diyorsun yani?
- Evet. Onunla yaşamak isteyip bizimle yaşamazsa...
- Nereden çıktı oğlum şimdi bu? Bilmem ki? Başkasını sevip, onunla yaşamak isterse onu engelleyemeyiz ki! Ama seni görmeye mutlaka gelir.
- Yok ama o giderse bize bakkaldan ekmek, meyveyi kim alacak onu merak ediyorum!!!
- !!!!!!!


iç ses: tatlım bu işte bi terslik yok mu sence?
ben: var var... da nasıl düzelteceğimize dair hiç bir fikrim yok şu anda. gülmekle meşgulüm!!!
iç ses: ben de... ben de... :))))))

28 Ocak 2014 Salı

Külah

- Anneeee! Sen bir şeyler karıştırıyorsun ama du bakalım!
Anlarız nasılsa!!! :)
- ?????


Biz külahları ne zaman değiştik yahu?

Bu işte bir terslik var ama!
Du bakalım, anlarız nasılsa!

:))

3 Aralık 2013 Salı

Ne yapmalı?

Bir süredir düşünüyorum... Burayı ayakta tutmanın, hareketlendirmenin bir yolu olmalı ama bu nasıl olmalı işte onu bir türlü bulamıyorum. Bulamayınca da "Kapat işte, neyi zorluyorsun?" diye soruyorum kendime... onu yapmayada kıyamıyorum...

Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali kendimi iki arada bir derede hissediyorum... İnterneti her açışımda ana sayfamın bloğum olmasından sebep her sabah vicdanımla cebelleşiyorum.
YAZ ARTIK!!! YAZ ARTIK!!!

Tibet büyüdü. Büyüme hızıyla anıları bir köşeye yazma hızı birbirini tutmaz oldu...

Hafta sonu Neslihan geldi. İyi ki geldi, anıları kısa kısa da olsa bir köşeye yazmanın ileride çok keyifli anlar yaşatacağından bahsettik...

Ama benim için işin zor olan tarafı elime defter kalem almamak. Ben blog yazmaya başladığımdan beri hep klavye başında, bilgisayara döküyorum anılarımı. Yani, ben bazen fırsat bulup buraya yazana kadar balık hafızalı benliğimden uçuşup gidiyor yaşananlar...

Ama işte yapmalı bir şeyler. Yazdıkça yazasım gelir elbet... Elbet gelir de, işte ne zaman gelecek o yazma hissi ondan emin değilim...

Belki de sırf blog sayesinde edindiğim güzel dostluklar, böyle güzelim sürprizler için ayakta tutmalıyım bu bloğu....


Neslihan be! Yavrum sık sık gelsene sen buraya ;)

7 Ekim 2013 Pazartesi

Çözümü kendi bulan bilge!

Siz de düşünüyor musunuz arada bir benim gibi?
Çocukluğumla bağımı nerede kopardım acaba?
Ne zaman "büyüdüm!"?
Yaşça büyüdükçe olgunlaştım mı gerçekten, yoksa aslında kendimi kandırıyor muyum?

Çocuklar kadar olamıyoruz çoğu zaman... Sorunlar karşısında onlar kadar dik duramıyoruz aslında... en azından ben!

Karşıma bir sorun çıktığında, hele ki sevdiklerimle ilgiliyse elim ayağım dolanıyor birbirine. Elimin ayağımın dolanması yetmiyor, kafam da duruyor sanki. Düşünme yetimi kaybediyorum. ve beraberinde sakinliğimi... dinginliğimi...

Yerini panik, endişe, korku alıyor ve çok doğal olarak bu duygular düşünmemi engelliyor...
Karanlığın içine gömülüyorum... Elbet toparlıyorum ama toparlanana kadar ben kendimden geçmiş oluyorum maalesef...

Çocuklar öyle mi?

Tibet okulla ilgili sorununu kendi çözdü. Hem de öyle güzel çözdü ki; çözümü suratımda tokat gibi patladı!

ve yine aynı soruyu sordurttu bana: "Ben çocukluğumla bağımı ne zaman kopardım!?"

"Anne sana çok güzel bir haberim var! Bugün okula girerken hiç ağlamadım, derste de hiç ağlamadım. Çünkü okula girerken ananeme sarılıp huzur topladım!"...


30 Eylül 2013 Pazartesi

Ödev!

Aslında uyarılmıştım.

"Hayatın çok zor olacak!", "İlk yıl çok zorlu geçer!", "Allah kolaylık versin!" gibilerinden...

Ama bu kadarını da beklemiyordum...

İlk iki hafta bitti, tam her şey süper, çok güzel derken, bizimki sabahları okula girerken başladı ağlamaya: "Ben korkuyorummm, okuldan da korkuyorum, öğretmenden de korkuyorummmm!" 
Ama asıl mesele hep son cümlede gizliymiş meğer: "Derslerden korkuyorummmm!"

Ders yaptırmak tam bir işkence!

- Oğlum hadi yap şu ödevini!

Bizimki iki çiziktiriyor dönüyor bir ton anısını anlatıyor.

- Evet oğlum, çok güzel ama şu dersini bitir sonra anlatırsın olmaz mı?
- Olur anne!

İki saniye sürmüyor, tekrar dönüp bir sürü şey anlatmaya devam! Kısa bir süre sonra ben cinnet geçirme noktasına geliyorum; bu kısmını hızlı geçeyim :/

Bizimkinin ödevle ilgili güzide sözleri oluştu bu arada ki; bu dönemin en keyifli kısmı bunlar...

- Anasınıfı çok daha güzeldi! Eve geliyordun, ödev mödev yok, ooohhh sırtını yastığa dayıyordun, çizgi film, sohbet, oyun, gel keyfim gel!!!






- Anaokulu meğer ne güzelmiş de haberim olmamış!!!

***

- Anne!
- Efendim.
- Şimdi ben ders yapmayı seven bir çocuk olsaydım, hiç tatil gelsin istemezdim hep ders yapmak isterdim di mi?
- Evet oğlum.
- Tatilde bile ders yapmak isterdim di mi?
- Evet oğlum. Çok isterdim öyle olmanı.
- Ama maalesef değilim işte anne, ne yaparsın!?
- !!!!




- Anne benim kolum çok yoruldu, bunu yarın yapsam olmaz mı?
- Olmaz oğlum, onu bugün bitirmen gerekiyor!
- Offf anne, hiç acımıyorsunuz bana!!!



Lütfen... Lütfen... Sen de bana acı oğlum!
Bir anlasan ödevlerini yaptın mı oynayacak zaten çok vaktinin kalacağını, hayat çoook daha kolay olacak! :) <3 br="">

17 Eylül 2013 Salı

Okul yolunda...

Bizim için yeni olan bu dönemi kayıtlara geçmeden olmaz...

Tibet artık 1. sınıf öğrencisi... :)

Aslına bakarsanız ondan çok ben heyecanlıyım.
Okulunu, öğretmenini sevecek mi, arkadaşlarıyla iyi geçinecek mi, okulda başına bir iş gelir mi, kendi başının çaresine bakabilir mi, dersleriyle arası iyi olur mu, bizi dersleri konusunda çok zorlar mı, sabah uyanma faslı nasıl olacak? vs... vs...

Kendisine "Heyecanlı mısın?" diye soranlara "Gitmek istemiyorum ki heyecanlı olayım!" diye cevap vermişliği var haspamın...

Hatta geçenlerde aramızda şöyle bir konuşma geçti:
- Anne bu okul ne kadar sürecek?
- Yaza kadar oğlum.
- Yok yani ben kaç yaşına kadar okuyacağım?
- Üniversiteye vaktinde girdiğini varsayarsak; 22-26 arası bitirmiş olursun.
- Offf anneee! Bittim ben!!! (Bu arada ayasıyla alnına vuruyor).

Varın gerisini siz düşünün...


Okul öncesi kendisi adına da büyük bir adım attı cesur oğlum.

Tibet sinemaya gitmez çünkü sinemada ışıkların kapatılması ve yüksek sesten ürker, hoşlanmaz. Bu zamana kadar bu konuda çok netti: "Sinemaya gitmem!"
Her nasıl olduysa okula alıştırma haftası teyzesi onu ikna etti sinemaya gitmeye. Biz kapıda vazgeçer diye düşünüyorduk ama o inanılmayacak derecede kararlı görünüyordu. Seçtiği film "Turbo Salyangoz"du.

Bileti alırken, kapının açılmasını beklerken ve hatta içeri girerken bile "Ben vazgeçtim" demesini bekledik itiraf ediyorum. İlk 15 dakika sorunsuz geçti, çok keyif aldı ama her ne işse, domatesin düşme aşaması onu ürküttü, çıkmak istedi... Üstelik çıktıktan sonra "Bir daha sinemaya gitmeyeceğim!" yerine "Başka bir zaman tekrar deneyelim olur mu?" dedi.

Bu Tibet için o kadar büyük bir adım ki...
Teyzesi ve benim mutluluğumuzu görmeliydiniz :)


Kuzusu okula başlayan herkesin yeni eğitim - öğretim yılının kolaylıkla, başarıyla geçmesini diliyorum. Umarım hem öğrenciler, hem öğretmenler, hem de biz ebeveynler için hayırlı bir yıl olur...

19 Temmuz 2013 Cuma

6!


Geçen gün bana dedin ki; “Keşke beraber büyüseydik anne!”

Sana o gün de dediğim gibi, biz beraber büyüyoruz oğlum.
Bugüne kadar bildiğim, bilmediğim, bildiğimi sandığım her şeyi sayende keşfediyorum...

Mesela koşulsuz sevgiyi... Seninle öğrendim ben...
Bunun bir oluru yok dediğin anlarda bile, çözüm bulmayı...



Çok şey yazabilirim buraya... ama biliyor musun, sen doğduğundan beri farkettiğim bir şey var ki; bugün sadece onu yazmak istiyorum:

Canım oğlum. Sen doğmadan önce, ben var mıydım?

İyi ki doğdun...
İyi ki doğdun da hayatımın güneşi oldun ve beni aydınlattın...

İyi ki doğdun...
Seni çok seviyorum...

16 Temmuz 2013 Salı

AŞK dediğin


- Anne biz Helin’le birbirimizi çok sevdik.

- Öyle mi nasıl bir sevgi ki bu mesela?

- Helinle aramızda öyle harika bir bağ kuruldu ki; büyüyünce kesin evleniriz! Aşık olduk biz!

- Öyle mi?

- Evet, düğünümüzü de cumartesi günü yaparız.

- Yaaa! Peki Helin’in de bunu istediğinden emin misin? O da sana aşık mı ki acaba, seninle evlenmek isteyecek mi?

- Annecim görmedin mi? Nasılda neşeli kahkalar atıyordu, görmedin mi?!

- Oğlum Helin geçen sene de gelmişti bize. Geçen sene aşık olmamıştınız birbirinize?

- Evet, geçen sene birbirimizi iyi tanıyamamıştık çünkü de ondan!

- Aaa, evet... Birbirini tanımak önemli tabii :)))))))



Ah kuzum... AŞKla dolu bir hayatın olsun... Sev ve sevil inşallah... :)


Not: Fotoğraf geçen seneden. Bilseydim böyle bir konuşma geçecek aramızda, ikisini bir arada muhakkak fotoğraflardım :))))

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Sana bunu öğretmemeliydim!


Bir gece uyku öncesi sohbetteyiz. Ertesi gün ona dondurma alma sözü vermişim.
Bana sarılıp “Hemen uyuyayım ki; çabuk sabah olsun, seninle beraber dondurma yiyelim!” diyor... Benimle birlikte olmanın ve dondurma yemenin heyecanı onun uykuya çabuk teslim olmasını sağlıyor...

Bu aralar bana olan aşkı yine dorukta... “Seni çok seviyorum!” demek, bana sarılmak için bin türlü bahane üretiyor. Akşamları bensiz uyumak istemediği için ananesinde bile kalmıyor...

Benden mutlusu yok!

Aradan zaman geçmiş... Yine uyku öncesi sohbetteyiz.
Öpüşüp, koklaşmalar arasında ertesi gün yine dondurma yemek istediğinden bahsediyor ama hafta içi ve ben çalışıyorum. Dondurmayı ananesiyle alması gerekecek... Üzgün ama dondurmanın onu heyecanlandırmaması mümkün değil. “Eğer hemen uyursan, sabah çabuk olur ve sen de ananenle gidip dondurma alırsın.” diyorum... Dönüp yüzüme bakıyor ve hüzünlü bir gülümseyiş yerleşiyor suratına: “Sana bunu öğretmemeliydim anne!”....

Şaşkınlıkla yüzüne bakıyorum, sonra beraber kahkahalarla gülmeye başlıyoruz... ve birbirimize sıkı sıkı sarılıp, beraber uykuya dalıyoruz...


Senin kahkalarınla benim kalp çarpıntım doğru orantılı...
Bunu biliyor musun?

2 Temmuz 2013 Salı

Yazılı var! Kağıt kalemini hazırla!

"Senin gibi güzel bir anneyi bir tek ananem doğurabilirdi!"



Soru 1
Yukarıdaki cümle kime ithafen söylenmiştir?

a- Tabi ki anne
b- Tabi ki anane
c- Kararsızım
d- Her ikisi
e- Hiçbiri


Soru 2
Yukarıdaki cümle ne üzerine söylenmiştir?

a- Anne telefonuna yeni oyun yüklemiştir
b- Anne bücürü yatağına kucağında götürmüştür
c- Anne bücürün kendisini üzmesini affetmiştir
d- Hepsi
e- Hiçbiri

Soru 3
Yukarıdaki cümle ile kişi neyin hesabını yapmaktadır?

a- Bir sonraki yaramazlığının anlayışla karşılanması
b- Annenin telefonuna bir oyun daha yükletme
c- Yatağa bir sonraki yatırılışın anne sırtında gerçekleşmesi
d- Hepsi
e- Hiçbiri

Soru 4
Yukarıdaki cümle ile kişi hangi yönünü ortaya koymuştur?

a- Orantısız yalan
b- Orantısız romantizm
c- Orantısız zeka
d- Orantısız güç
e- Orantısız orantı

Soru 5
Bu cümle üzerine twitterda hangi HasTag açılabilir?

a- #direnanne
b- #direnanane
c- #stoplyingTIBET
d- #bubücürübenmidoğurdum
e- #doğrumuduydumla!

Soru 6
Bu cümleyi kim söylemiş olabilir?

a- Süpercan
b- Ben 10
c- Cedric
d- Tibet
e- Kimde demişse demiş, çokta fifi!

Soru 7
Bu cümle ile ilgili fikrinizi 5 cümle ile anlatınız


Kurallar
Sınava katılım mecburi değildir.
Sınava katılanların kopya çekmesi yasaktır.
Kopya çektiği belirlenen katılımcıların sınavı geçersiz sayılır.
Bir yanlış 3 doğruyu götürür! (itiraz hakkınız yok, işinize gelirse!)
Tüm soruları doğru cevaplayanlar arasında yapılacak çekiliş sonucu bir kişi Pamuk Prens'le dondurma yeme hakkı kazanacaktır.

Başarılar dileriz! ;)




13 Haziran 2013 Perşembe

Yaşgünü ve mezuniyet


Son günlerde yaşanan üzücü olayları hepimiz endişeyle izliyoruz. Konuyla ilgili bir önceki “kısa” yazımda düşüncelerimin ipuçlarını verdiğim kanaatindeyim... (aynı bir politikacının girişi gibi oldu cümlem heee!)

2013 yazına ilginç bir giriş yaptık ülkece ama benim için ayrı bir önemi oldu bu girişin.

1 Haziran yaşgünümdü ve ben bir Cem Adrian hayranı olarak arkadaşlarıma, yeni yaşıma onun konserinde girmeyi teklif etmiştim. Konser 31 Mayıs gecesi Taksim'deydi ve saat 12den sonra 41 kere maşallah olacaktı benim için (aramızda kalsın 41 yaşıma girdim de!)... Biletlerin alındığı, hazırlıkların yapıldığı sırada bir iş makinası ağaçları sökmek üzere Gezi Parkı’na girdi... Gerisini biliyorsunuz zaten...

Benim yaşgünüm Gezi Parkı için direnen eylemcilere feda olsun... Çok gururlandım, hala da gururluyum böyle bir gençliğe sahip olduğumuz için... Diliyorum ki sonuç ülkemiz için, bu evlatlarımızın geleceği için hayırlı olsun, daha fazla sıkıntı yaşanmasın.

Yaşananlar üzerine Ayşe Arman X, Y, Z kuşağı çocuklardan bahsetti bir yazı dizisinde. Okuduklarımdan anladığım benim bücürün bu kategoriye girmediği. Gözlemlediğim ve şahsi kanaatimse Tibet bir indigo!



İndigo’ların dönemi bitti görünüyorsa da, sanırım tek tük temsilcileri hala gelmeye devam ediyorlar. Kısaca indigoları şöyle tarif edeyim, hatta alıntı yapayım:

Bu çocuklar alışılmışın dışında zekiler, öz güvenleri fazlasıyla yüksek, otoriteye karşı çıkıyorlar, çok canlı ve hareketli olmalarının yanında onların sezgileri de oldukça güçlü. Onlar indigo çocuklar ve dünyaya yeni düzen kurmaya geliyorlar.


Bizimkinin zekası muzurluğa işliyor, burası NET! Ayrıca espri yeteneğine de diyecek yok, gerçekten. Bu anlatılmaz, yaşanır :) Sezgi konusunda bir emin oluyorum, bir yok canım diyorum ama kendine olan özgüveni tavan! Fazlasıyla hareketli ve baskıya, dayatmaya kesinlikle tahammülü yok. Fazlasıyla asi, “Hayır” kelimesine karşı tırnakları her daim hazır. Şimdilik “böyle yaparsan, ben de bunu yapmayabilirim, beni düşünmeye zorluyorsun” diyerek kendisine fren çektirtiyoruz ama yaşı ilerledikçe bu taktiğin tutacağını pek sanmıyorum! :P

Altı üstü bir mezuniyet yazacağım, nereden nereye geldim! :))))

Efenim, canım oğlumun geçtiğimiz cuma günü mezuniyet kutlaması vardı okulunda. Üniversiteliler gibi kep attılar bu güzellikler :)


Sevgili oğlum yapılan etkinliklere katılmama kararı almış haspam, arkadaşları gösteri yaparken kendisi paşa misali baş köşede oturup, onları izledi gördüğünüz üzere. Sen neden yapmıyorsun diyene “Zorunda değilim!” diye cevap verdi!!!



ama olsundur yani, ben yine de gururlanıp, utanmasam ağlayacağım tribine girdim şahsen :)

Sonuç; oğlum sahne adamı değil ama maşaallah “gangnam style” uzmanı imiş, onu da öğrenmiş olduk! :))))


Sizin içinizden taşan sevginizi severim ben! :))))

4 Haziran 2013 Salı

#direngeziparkı

İstenilen çok bir şey değil...

Haksa herkese hak!
Anlayışsa herkese anlayış!
Özgürlükse herkese özgürlük!
Sevgiyse herkese sevgi!


Onlar çok iyi anlatmışlar...


Fotoğraf Yerden Uzak'a ait.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

İnsanın canı çocuğunda...


Geçtiğimiz hafta bir tuhaf hastalık atlattı Tibet. İsmi cismi yok...
Daha doğrusu, doktorumuz Tibet’e kan almak, serum takmak gibi canını yakacak, korkmasına sebebiyet verecek şeylere başvurmak istemediği için, antibiyotik tedavisine cevap verirse bunlara gerek kalmaz diye düşündüğü için ismi cismi yok...

Neydi bu hastalık bilmiyorum.
Kan alınıp test yapılsaydı, serum takılsaydı bir faydası olur muydu onu da bilmiyorum.
Tek bildiğim 41lerle başlayıp, 37,5lara ancak 5 günün sonunda düşen ateşle boğuştuğumuz...

İnsanın canı çocuğunda...

O orada öyle baygın yatarken, ateşi düşsün de gözünü açsın diye beklerken nefes alamadım resmen...
Ateşi düşüp, bir şeyler isteyebildiği zamanlar döndü dünya...
İstediği bir yudum su büyük mutluluk oldu evde...
Ateş düşürücüsüz geçirdiği ilk gün, bir zil takıp oynamadığımız kaldı...

Ateş gitti... gitti gitmesine de, arkasından öksürüğü bıraktı...
Elbet o da gidecek...

Biliyorum, daha beterleri var bu hayatta... ama...

İnsanın canı çocuğunda...


Allah hepsine sağlıkla sıhhatle büyümeyi nasip etsin...